Kitaplog nedir?

İstanbul Hatırası – Ahmet Ümit

Posted by mustafa

Mustafa Cetinel

 

“Sisler icindeydi Istanbul”.

Iste bu cümleyle bitti bu kitap. Gecenin bir yarisi, sonra sayfalarini sanki su icer gibi okudugum bu kitap, bu cümleyle tamamladi benimle olan Istanbul yolculugunu.

Ahmet Ümit’in daha önce herhangi bir kitabini okumamistim. Acikcasi, nasil bir yazar olduguna dair de herhangi bir fikrim yoktu. Ama burada yayinlanan Göksel Özbek’in bu kitapla ilgili yazisini okuduktan sonra bu kitaba ilgi duymaya basladim. Özellikle Istanbul üzerinde geciyor olmasi ilgimi cekti. Sokaklarinda dolastigimiz, manzarasina hayran oldugumuz sehri anlatiyor olmasi özellikle bir pozitifti benim icin.

 

Kitabin konusuna gelirsek, Istanbul’u kendisine mesken tutmus, konu olarak Istanbul’un tarihini secen seri katil kitabi.

Istanbul’un belli basli yerlerine cesetler birakilmaya baslar. Bu konularda uzmanlasmis, emekliligini sürekli ertelemis olan bir baskomiserin agzindan anlatilan kitap, polislerin arastirmalari sonucu cesitli kisilerin isin icine girmesiyle hizla gelismeye devam eder. Hizli bir sekilde sonuca ulasmaya calisan polislerimizin yaninda, cesetler de katilimiz tarafindan birakilmaya devam eder. Ama burada isin kitap konusundaki en hosuma giden yani, katillerin her zaman Istanbul’un tarihine göre bir yere birakmalaridir cesetleri. Hicbir sey icin olmasa bile sirf Istanbul’un tarihini anlatisi, ve tarihi mekanlarini isleyisi icin okunabilir bu kitap. Istanbul’un anlatimina, Byzantion döneminden baslayip, Istanbul oluncaya kadar gecen süreyi anlatan bu kitap, Istanbul’u Istanbul yapan yerlere ve kisilere gönderme yapar.

Yazarimizin gercekten konunun isleyisinde, adim adim ilerleyisinde, ve sonunu baglayisinda tam bir ustalik gösterdigini düsünüyorum. Eger diger kitaplari bu kitabin yarisi kadar iyiyse, okunmaya kesinlikle degecektir bence.

Okumak icin harcadigim her saniyesine degdigini düsündügüm bu kitap, gercekten kütüphanemde özel bir yere sahip olacak.

Iyi okumalar,

Mustafa

Vladimir Nabokov – Lolita

Posted by kitaplog

Murat BENGİSU

 

Bu kitabı okumaya Orhan Pamuk’un, Manzaradan Parçalar adlı eserini okuduktan sonra karar verdim. Orhan Pamuk’un 2010′da yayınlanan kitabı bazı yazı ve söyleşilerinden seçmeler içeriyor. Manzaradan Parçalar‘ı okuduktan sonra Orhan Pamuk’un edebiyatla ilişkisini çok daha iyi anladığımı söyleyebilirim. Orhan Pamuk, kitabında başka yazarların romanlarından önem verdiklerini de ele alıyor, hem yazarlar hem de önemli romanları ile ilgili bazen kısa bazen ayrıntılı yorumlar yapıyor. Bu yazarlar arasında Dostoyevski, Stendhal ve Nabokov gibi birkaçının üstünde çok durduğunu gördüm. Lolita’yı da bu nedenle okumaya karar verdim. Aslında bu kitaba önyargılı olarak başladığımı kabul etmeliyim. Çünkü konusu pek de kolaylıkla yenilir yutulur bir konu değil. Lolita romanı iki kez de filme uyarlanmış (Stanley Kubrick, 1962; Adrian Lyne, 1997), bu nedenle oldukça tanınan bir eser ve konusunu bilenler çoktur.

 

Filmlerini izlemedim ama romanın neden skandal yaratmaya yatkın olduğunu anlamak için konusunu bilmek gerekiyor. Roman kahramanı Humbert Humbert adında orta yaşlı bir İngiliz Edebiyatı öğretmeni. (Bu arada bazı ayrıntıları unuttuğum için Wikipedia’dan da biraz kopya çektiğimi itiraf ediyorum ama oradaki ayrıntılar doğru). Avrupa’lı bir aileden gelen Humbert Polonyalı bir kadınla yaşadığı mutsuz bir evlilikten sonra soluğu ABD’de küçük bir kasabada alıyor. Orada evini kiraladığı dul bir kadının 12 yaşındaki kızına tutuluyor. Bu küçük kıza olan ilgisi duygusal olmakla birlikte büyük oranda cinsellik de içeriyor. Humbert sadece Lolita’ya değil, ergenliğe yeni yeni giren birçok kıza da aynı oranda ilgi gösteriyor. Sonuçta romanı ilginç kılan ögelerden birisi bu tutkunun günümüzde tabu sayılması. İlk kez yayınlandığı yıllarda büyük olasılıkla daha da büyük engeller vardı. İlk başta Nabokov bu kitabı ABD’de yayınlayacak bir yayınevi bulamamış ve bu yüzden 1955′te ilk basımı Paris’te yapılmış. Ancak üç yıl sonra,1958′de kitap yazarın o sırada vatandaşı olduğu ABD’de yayınlanabilmiş. Nabokov Rus asıllı bir yazar ve Humbert Humbert gibi o da bir süre Avrupa’da yaşadıktan sonra ABD’ye göç etmiş.

 

 

Kitabı roman olarak başarılı kılan yönü bence yazarın duyguları, olayları ve bunların geçtikleri yerleri şairane ve esprili bir dille betimleyebilmesi. Çok sattıran yönü belki kitabın tartışılan, tabu yönleri. Bir erkek okur olarak kitabı okurken ve keyif alırken Humbert Humbert’in suç ortağı olduğum hissine kapıldığım veya bunu okumam doğru mu diye kendimi sorguladığım olmadı değil. Fakat kitabı bir sanat ürünü olarak ele alıp o şekilde okumak daha doğru diye düşünüyorum. Yazarın (veya olayları anlatan Humbert’in) kendisi de bazen kendisini ve aykırı duygularını eleştiriyor ve kendisini kınıyor. Ama öte yandan birçok kere bu duyguları haklı çıkarmaya da çalışıyor. Son zamanlarda Lolita romanının Heinz von Lichberg adlı tanınmayan bir Alman yazarın 1916′da yayınlanmış kısa bir öyküsünden esinlendiği yönünde yorumlar okudum. Bu öykünün İngilizcesini internetten buldum ve okudum. İlginç bir öykü ama romanla tek benzerliği kızın adı ve orta yaşlı bir adamın yaşı çok küçük olan (yaşı verilmemiş) bir kıza aşık olması. Sonuç olarak Lolita çok ilginç ve çok başarılı bir roman. Kitap 20. yüzyılın en başarılı romanları arasında üst sıralarda yer alıyor.

 

 

 

Nedir bu Örümceğin çektikleri?

Posted by kitaplog

 

not: Bu yazı Tunç Pekmen’in Uzun John isimli harika sitesindeki yazısından kendisinin izni ile alınmıştır.

 

Tunç PEKMEN

Şu anda çizgi roman yayıncıların düştüğü en zor durumlardan biri, uzun zamandır maceraları yayınlanan kahramanlarda revizyon yapmak veya bu kahramanların sosyal statüleri konusunda mantıklı açıklamalar yapmaktır. Mesela Superman’i örnek verelim. 1940’ta ortaya çıkan bu kahraman, şu anda yıl 2010 olduğuna göre 70 yıldır piyasadadır. O zamanki çizgi romanlarında Hitlerle ve Mussolini ile dövüşmüş, 80li yıllardaki Rusya tehdidinde Ruslarla savaşmış, tarih görmüş geçirmiş bir kahramandır. Peki, kaç yaşındadır ? Tahminen 40 lı yaşlarda. Peki ilk başta kaç yaşındaydı ? 30lu yaşlarda. Yani bu adam 70 yılda sadece 10 yaş mı ihtiyarladı ? Hadi Superman uzaylı yavaş yaşlanıyor diyelim…Peki, Batman, Flash, Wonder Woman gibi kahramanlar ? Ya onun yanındaki yardımcı karakterler? Lois Lane da mi sadece 10 yıl yaşlandı ?

 

sp1

 

Çizgi roman firmaları bu gibi durumlarda, eski okuyucuyu kaybetmemek, ve yeni okuyucu kitlesine de hitap etmek için değişik yollar ve çözümler ararlar. Bu çözümler bazen okuyucular tarafından beğenilirken, bazen geri teperler.

Hepimizin bildiği Örümcek adam , çizgi romana yeni bir hava gelsin diye ara ara büyük değişiklikler yapılmaya çalışılan bir çizgi romandır.( Çizgi romanı yenilemek için yapılan bu değişikliklere genelde re-vamp etmek denir)  Fakat bunların çoğu okuyucular tarafından kabul görmemiştir. Kısaca bir bakalım nedir bu re-vamp’ler?

1) Örümcek Adam aslında Peter Parker değil….( “Clone Saga” Hikayesi 1994)

Batman’ın belinin kırıldığı, Superman’in ölüp yeniden dirildiği, Wonder Woman’ın kayıplara karıştığı, DC firmasının tüm kahramanlarının çok büyük re-vamp’lerden geçtiği 90’lı yıllarda Marvel büyük bir çöküş aşamasındaydı. En popüler çizerleri ondan ayrılıp düşman bir çizgi roman firması kurmuşlardı ( Image) , ve Amerika’da sürekli yeni yayınevleri kendi çizgi romanlarını çıkartmaya başlamışlardı. Marvel sürekli kan kaybediyordu , bu yüzden yazar ve çizer kadrosunu devamlı yenilemek zorunda kalıyordu,  ama Marvel okuyucu da yıllardır okuduğu kahramanların her sayıda farklı adam ve farklı çizerler tarafından değiştirilmesinden sıkılmış, yeni çizgi romanlara kaymaya başlamıştı.Bunun üzerine en popüler kahramanları olan Örümcek Adam’da bir re-vamp yapmaya karar verdiler, ve “Clone Saga “ adında bir hikaye yarattılar. Hikayeye göre 1975’te Çakal adlı kötü karakterin klonladığı Örümcek Adam ( gerçek ismi Ben Reilly) , aslında gerçek Örümcek adamdı ve Peter Parker ise onun klonuydu. Amaç Ben Reilly’i Örümcek Adam tahtına oturtmak, ve Örümcek Adamı eski tarz hikayelerine  (bekar, sakar ve eğlenceli üniveriste öğrencilik yıllarına) geri döndürmekti. İlk başta plan düzgün işliyordu, ve okuyucular bu Saga’nın sayılarını kapış kapış almaya başlamışlardı. Bunun üzerine Marvel yönetimi , para kazanmak amacıyla , sadece bir yıl sürecek bir re-vamp’ı  2-2,5 seneye yaydılar. Marvel yönetimi de bu süre zarfında el değiştirdi, hikaye farklı editörler tarafından ele alındı, herkes kendi yorumunu katınca Örümcek adam iyice raydan çıktı.  Hikaye gittikçe abzürtleşti, Ben Reilly’nin de bir sürü klonları olduğu ortaya çıktı, bazı ölü karakterler diriltilerek hikayeye eklendi, ve fanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Fan’lardan gelen yoğun baskı üzerine Ben Reilly aslında klon olduğunu açıkladı, ve Örümcek Adam maskesini Peter Parker’e geri vererek ortadan kayboldu. Arkada iyice karışmış bir Örümcek Adam hikayesi ve satılmamış bir sürü sayı kaldı.

 

sp2

Örümcek adam ve kızıl Örümcek karşı karşıya ( Peter Parker ve Ben Reilly)

 

2) Merhaba yeni güçler ( “The Other” ve  “Disassembled” Hikayeleri 2005 ve 2007 )

Filmlerden sonra Spider-Man okuyucularında bir artış gören Marvel, genelde aynı soruyla karşılaştıklarını fark etti. Filmde Peter Parker bileğinden ağ fırlatıyordu, fakat çizgi romanda mekanik bir alet kullanıyordu. Bunun nedeni neydi?

Nedeni aslında gayet basitti. Filmde, eğer bu bileklikler ortaya çıksaydı,  gerçek hayatta hükümetin bile nasıl işlediğini çözemediği bir mekanik aleti geliştiren bir üniversite öğrencisi , hem üstün zekalı olduğu için kendini izleyiciden soyutlayacak , genç nesil onunla bağlantı kuramayacaktı; hem de içinde bulunduğumuz kapitalist çağda böyle bir makine icat eden bir kişi mantıken öğrenciliği bırakıp bu makinanın patentini alıp, kazandığı telif parasıyla gününü gün edecekti. Film bu yüzden “organik” bilek fırlatıcılarına dönmüştü. Marvel firması , filme daha yakın olsun diye bunun üzerine iki tane re-vamp yapmaya karar verdi. “The Other” adlı çizgi romanda Peter Parker ölüm döşeğindeyken içinden gelen bir ses duyar. Bu ses ona şu ana kadar hep “adam” tarafını yücelttiğini , artık “örümcek” tarafıyla da barışması gerektiğini bildirir. Peter Parker istemsiz bir şekilde etrafında bir koza örer, ve o kozadan çıktığında yeni güçleri vardır. Bir diğer hikaye olan “Disassembled” de Örümcek adam bir değişim daha geçirir ve bazı yeni güçlere daha sahip olur. Gece görüşü, bileklerinden “ısırıcı” çıkarmak gibi değişimler yanı sıra, bir değişim de Örümcek Adam’ın bileklerinden ağ fırlatması olmuştur. Diğer güçler zamanla kaybolur ama Örümcek adam filmiyle bağlantıda kalınması için çizgi romanda da Örümcek Adam uzun süre bileklerinden ağ çıkartmaya devam eder.

sp3

Örümcek Adam’ın kozadan yeni güçlerle doğuşu

 

 

3) Ortak yaşarlar…( “Maximum Carnage” Hikayesi 1993 )

Örümcek Adam takipçileri bilir, en karizmatik anti-kahraman , anti-kötü adamlardan birisi Venom’dur. Venom’un “oğlu” Carnage’in merkezde olduğu Maximum Carnage hikayesinde , bir sürü klon ortak yaşar ortaya çıkar, ve New York’u cehenneme çevirmeye başlarlar. Bu hikayede , Marvel’in o zamanlar çıkartılan yeni çizgi roman karakterleri de kullanılır . Bu Saga da aynı “Klon” sagası gibi kontrolden çıkar , okuyucular çok fazla çizgi roman almak zorunda kalırlar ve konuyu karıştırırlar. Bir kez daha yüksek umutlar vad eden bir hikaye , konunun aşırı karışmasından dolayı kaybeder.

 

sp4

Maximum Carnage hikayesinin ana kahramanı “Carnage”


 

 

4) May Teyze öldü mü ? Dirildi mi ? ( “The final chapter” 1999 )

Marvel’daki yeni yönetim 1993’te “Maximum Carnage” hikayesinde öldürülen May Teyze’yi diriltmeye karar verince , 5 senedir May teyze’nin yokluğuna ve Örümcek Adam’ın biraz daha bağımsız hareket etmesine alışmış olan hayranlar, büyük yaygara koparırılar. Fakat işe yaramaz, May Teyze geri gelir.

 

 

 

5) Artık herkes biliyor ( “Civil War” 2006)

Tüm Marvel evrenini içeren bu hikayede, kahramanlar gizli kimliklerinden vaz geçmek ve hükümete bağlı çalışmak zorunda kalırlar. Kahramanlar ikiye ayrılır. Hükümete kayıtlı olmak isteyenler (Iron Man tarafını tutanlar) ve de kahramanların eskisi gibi kimliklerini gizlemesini destekleyenler ( Kaptan Amerika tarafını tutanlar) İlk başta Demir Adam’ın yanında olan Örümcek adam, samimiyetini göstermek için tüm dünya televizyonları önünde maskesini çıkartır. Çok daha sonraları vicdanına yenilip Kaptan Amerika yanına geçince , bunun acısını çok çeker. May Teyze vurulur, ailesi ile beraber parasız ve evsiz kalır.

 

sp5

Örümcek Adam basın mensupları önünde maskesini çıkartırken

 

 

 

6) En fazla eleştirilen Örümcek Adam hikayesi ( “One more day” 2008)

Örümcek Adam’ı köklerine geri döndürmek amacıyla yapılan bu çizgi romanda, Peter Parker Mephisto ile bir anlaşma yapar. Bu anlaşma üzerine, Civil War’da vurulan May teyze hayata geri dönecektir, herkes Peter Parker’in gizli kimliğini unutacaktır, fakat karşılığında da Peter Parker ve Mary Jane hiç evlenmemiş olacaklardır.Peter ve Mary Jane bunu kabul ederler, ve öbür gün Peter Parker, May teyzesinin evinde uyanır. Anlaşıldığı kadarıyla Mary Jane ile uzun bir ilişkiden sonra ayrılmışlardır ve Peter şu anda bekar olarak teyzesinin evinde kalmaktadır. Örümcek adam “Other” ve “Disassembled” de kazandığı extra güçleri kaybeder, ve tekrardan mekanik bilekliklerle ağ fırlatmaya başlar.

Bu hikaye hem Örümcek adam fan’ları hem de bir sürü yazar-çizer tarafından eleştirilmiştir,ve bir sürü çizgi roman dergisi bu hikayenin çok daha profesyonelce işlenebileceği konusunda birleşmişlerdir.

 

sp6

Örümcek Adam Mary Jane’den ayrılırken…

 

Burada vurguladığım 6 hikaye dışında Peter Parker’in hayatında başka önemli re-vamp’ler  de olmuştur, ama ben kendim için ilginç olanları aktarmayı uygun gördüm.

 

Bunları görünce , iyi ki hayatımız bir çizgi romanda geçmiyor diye düşünüyorum.Yoksa bir sürü yazar ve editörün tiraj korkusuyla sürekli hayatı değişen birisi olurduk.

 

 

David Eddings – Belgariad

Posted by kitaplog

Rahim ÇETİNEL

 
David Eddings romanlarının en büyük özelliği kolay ve rahat okunabilir olmalarıdır. Bunun dışında romanlardaki ırklar ve karakterler tanıdık da gelecektir okuyanlara. Belgariad da bu iki özelliği bütün seride sağlayan bir macera sunuyor bizlere.

 

Roman, Garion adında küçük bir çocuğun Faldor’un çiftliğinde geçirdiği günlerin anlatılmasıyla başlıyor. 15 yaşına kadar bütün hayatını Sendaria’daki bu çiftlikte Pol halası ile geçiren Garion ilk romanın ortalarına gelmeden önce halası ve Yaşlı Kurt “Belgarath” ile çalınan birşeyi bulmak için yola çıkıyor ve macera başlamış oluyor.

 

Roman David Eddings’in diğer romanlarını okumuş insanların da farkedeceği gibi hedef ve yolculuk ağırlıklı bir roman. Farketmemişler için biraz açayım, David Eddings romanı genelde ortaçağ seviyesinde teknolojinin gelişmiş olduğu zamanlarda geçer. Böyle dönemlerde de bir yerden başka bir yere gitmek uzun süren ve zaman alan bir iştir. Bu yolculuk, romandaki karakterleri okuyucuya ve birbirlerine tanıtır, yakınlaştırır. Aynı zamanda bu yolculuk karakterlerin kendi içlerine olan bir yolculuk gibidir. Zaman içinde roman ilerledikçe karakterler gelişir, bir anlamda büyürler. Belgariad serisine 15 yaşında genç ve hiçbirşeyden haberi olmayan bir köylü olarak başlayan Garion zamanla romanlar ilerledikçe sorumluluk alan, güçlüklerle başa çıkmaya çalışan, kendisi hakkında pekçok şey öğrenen, büyüyen ve dünyayı gezen, bir sürü tecrübe edinmiş bir karaktere dönüşür.

 
Romanda hikaye aslında 7 bin sene önce başlıyor. Dünyayı yarata 7 tanrıdan biri olan Aldur kendisine bir ırk seçmez ve kendisini bulan sayılı öğrencisine İrade ve Söz’ü (Will and Word) öğretir. Aldur’un ilk ögrencisi romandaki en önemli karakterlerden birisi olan Belgarath ve kızı Polgara’dır. Aldur’un Küresi (Aldur’s Orb) olarak da bilinen ve kendine has gücü ve kişiliği olan taşı çalan Angarak’ların tanrısı Torak batı ve doğu halkları arasındaki sonu belirsiz savaşı başlatmış olur. Sonrasında geçen ve Garion’ın zamanına kadarki 7 bin yıl Torak’a karşı yapılan iyiyle kötü arasındaki savaşlarla dolu bir dönemdir. Roman da Aldur’un Küresi’nin tekrar Torak’ın müritleri tarafından çalınması ve Belgarath’ın Küre’yi almak için yola çıkmasıyla başlar. Belgarath’a bu yolculukta Pol Hala, Garion, aynı köyden bir demirci olan Durnik, ünlü bir hırsız ve casus olan Drasnia’lı Silk, savaşçı ve denizci Barak, bir şövalye olan Mandorallen eşlik ederler. Yol uzadıkça ve ilerledikçe başka halkları temsilen gruba katılımlar da olacaktır.

5 kitaptan oluşan seri kendini çok rahat okutuyor ve güzel bir zaman geçirmeyi okuyuculara garanti ediyor.

Kontratak / Şener Çelik Berkman

Posted by goksel

Göksel ÖZBEK

Amerikan tarzı hareketli sahnelerin arasına Türk tarzı siyasetin ve futbol terimlerinin yedirildiği ilginç bir roman. Kitabın kapağının çizgi roman tarzında olmasından ve kitabı fuardan “3 kitap 10 TL” kampanyasından almış olmamdan dolayı beklentimi yüksek tutmamıştım ama yazarın önsözdeki “satın almaya değer görüp okumaya zaman ayıracağınız için teşekkür ederim” sözüne cevaben, aldığım fiyatın üstüne de satın alınmaya değer görülecek bir kitap olduğunu belirtebilirim.

Kitap, hiç lafı uzatmadan doğrudan Kuzey Irak’taki bir çatışma ile başlıyor ve tempoyu düşürmeden aynen devam ediyor. Genelde insan okurken tasvirlerin, durumların anlatıldığı kısımları bitirip bir an önce hareketli sahnelere geçmek ister ama bu kitapta sürekli üst seviyede süren tempo da bazen okuyucuyu yoruyor.

Konuyu özetlersek; uluslar arası bir konseyin toplantısına çağrılan Yavuz Sipahi isimli memleket sevdalısı gazetecimiz, toplantıyı gizlice kaydediyor ve evine postalıyor. Kayda erişmek isteyen güçler Yavuz Sipahi’yi öldürdükten sonra; oğlu Kemal Sipahi, üç dostunu da yanına alarak ünlü bir programın arasında korsan şekilde kaydı yayımlamaya çalışıyor. Elbette bu yayına kanalın güvenlik güçleri, özel tim ve uluslar arası konseyin adamları engel olmaya çalışıyor. Kemal Sipahi’nin üç dostundan biri terör çatışmalarına katılmış, eli iyi silah tutan Zara isimli bir kızımız ve kaydın konusu da Güneydoğuda kurulmak istenen Kürdistan olunca, malum konulara bolca değiniliyor.

Kitabın iki özelliği çok hoşuma gitti. Baskın yapılan TV katının planının çizilerek okuyucuya sunulması ve kitap boyunca bahsedilen kaydın CDsinin arka kapakta bulunması. Bu tür materyaller kitabı kâğıt üzerine basılmış kelimelerin ötesine taşıyıp, kurguyu aklımızda daha kanlı-canlı bir şekilde canlandırmamızı sağlıyor.

Öte yandan, kitapta çok sayıda mantık hatası var. İlk olarak, her dersi İngilizce verilen Boğaziçi Üniversitesinde Amerikalı bir öğretim üyesinin Türkçe ders anlatması, o okuldan biri olarak hemen gözüme battı. Bunun dışında, bu kadar güçlü bir uluslar arası konseyin, 24 dakikalık kayıt sırasında, toplantı salonundan yapılan bu gizli kamera çekimini kimin yaptığını bulamaması ve bulduktan sonra ancak o adam ülkesine döndükten sonra önlem almaya çalışması bana çok zorlama geldi. Filistinli cihat savaşçılarının niye müslüman olmayan bir lejyonerin komutuna riayet ettiklerini de anlamadım. Kitabın sonuna doğru da Zara polisler çatıya çıkmasın diye 1.kat merdiven girişine ısı sensörlü bomba koydu ve çatıya çıkıp çatıyla yangın merdivenin bağlantısını kopardı. Kitapta, burada polisler çatıya bir türlü çıkamadı ama bu durumda polisler yangın merdiveni ile 2.kata çıkıp oradan normal merdivenle çatıya çıkabilirlerdi. Mantığıma uymayan bu hata açıkçası o anda beni kitabın sürükleyiciliğinden kopardı.

Gençlerin bu kadar uğraşıp TV binasını basacaklarına, kaydı internete neden vermedikleri, her ne kadar kitap içerisinde beklenen etkiyi yaratmayacağı için tercih edilmediği anlatılsa, kafama takılmıştı. Kitabı bitirdikten sonra gerçeğe benzeyen, Amerikan aksanlı önemli birinin gizli kameraya çekilmiş havasında oluşan CDdeki videonun youtube sitesine konduğunu gördüm. İzlenen videonun etki yapmasını bırakın, kimse altına bu komplo teorisi de nedir, bu adam kimdir diye yorum bile yazmamış. O kaydı izleyenlerin %90ından fazlasının kitaptan haberi olmadığını kabul edersek, bu konuda yazara hak verdim.

Sonuç olarak, bu kitap filme çekilse fena bir şey ortaya çıkmaz ama roman olarak fazla yüzeysel durmuş. Öte yandan bundan daha basit romanlar yazıp, pohpohlanan yabancı yazarların yanında, farklı ve yaratıcı yöntemler kullanarak hoş okunur, modern bir popüler kültür eseri oluşturan Şener Çelik Berkman’ın emeği elbette ki alkışı fazlasıyla hak etmektedir.

Kitabın bomba kısmı: “Hiçbir mücadelede kafanı rakiplerinin gücüne takmayacaksın, oğlum. Sadece kendi atağınızı planlayın ve hücum edin!”
Etiket fiyatı: 22 TL
Toplam sayfa: 400
Not: 6/10

Brandon Sanderson – Elantris

Posted by kitaplog

Rahim ÇETİNEL

 

Zombi romanıymışcasına başladığını zannettiğniz bir roman ilerledikçe peşpeşe güzellik ve kaliteyi sunmaya başlayınca güzel bir sürpriz hediye aldığınızı hissettiğiniz olur mu hiç?

Brandon Sanderson, ki daha önce Mistborn serisi romanlarını anlatmıştım burada (yazıya erişmek için hemen sağ altta yazarlar kısmından bulabilirsiniz veya bu yazının altındaki isminin olduğu linke tıklayabilirsiniz), Elantris serisini tek kitap mı yoksa seri mi düşünmüş emin değilim ama açıkçası birinci romandan sonra benim edindiğim izlenim en az 3 veya daha çok kitaplı bir serinin Elantris’den rahatlıkla çıkabileceği yönünde.

 
Romanda Brandon Sanderson, gene alışılagelmişin çok dışında bir fantastik dünya yaratıyor bize. Romandaki dönem, kutsal kabul edilen ve sihirli güçlere sahip Elantris insanlarının (kitapta Elantrian diye geçiyorlar) güçlerini kaybetmeleri ve zombiye benzer bir durumda kalmalarından 10 sene kadar sonraki zamanda geçiyor. Evliliğine bir hafta kalmış olan Arelon (Elantris şehrinin içinde bulunduğu ülke) prensi Raoden, Shaod denilen transformasyonu geçirip bir Elantris’liye dönüşünce hemen Elantris’e kapatılır. Onunla evlenmek için gelen komşu ülke prensesi Sarene ise daha evlenemeden dul kaldığını öğrenir.

Bu arada Hrathen isimli yüksek seviyeli bir Derethi rahibi de 90 gün içinde bütün ülkeyi kendi dinine çevirmekle görevli olarak Arelon’a gönderilmiştir. Kitabın başlangıcı böyle. Sonrasında ise kitap üç koldan ilerliyor: Raoden’in kendi içine düştüğü durumu ve Elantris’lilerin güçlerini kaybetme sebeplerini bulmaya çalışması, Hrathen ve Sarene’in arasındaki politik savaş ve yıkıma bir adım kalmış bir ülkeyi kurtarma çabasıyla bir araya gelmiş soyluların uğraşları. Sadece bu karakterlerle kalmıyor elbette Sanderson, kitapta Arelon soylularına, lokal Derethi kilisesinde olanlara kadar pekçok konuya değiniyor ve her tarafı tamam, kendi içinde güzel bir bütünlüğü olan roman çıkarıyor ortaya.

Yazar daha önce defaatle Elantris’in tek kitap olacağını açıklamış olsa da daha sonrasında fikrini değiştirdiğini ve Elantris’i devam ettireceğini belirterek okuyucularını sevindirmiştir. Gerçekten de Elantris bittiğinde tek başına bir roman olarak okuyucunun pek çok sorusunu cevaplasa da iyi bir serinin ilk kitabı olarak da okuyucuya pek çok başka soru da bırakmış durumda. Eğer seri devam ederse bu soruların cevaplarının da gayet güzel kitaplarla ortaya çıkacağına eminim. Elantris, bütün Brandon Sanderson kitapları gibi okunmayı kesinlikle hakeden bir roman.

.

Superman

Posted by kitaplog

Tunç PEKMEN

not: Bu yazı Tunç Pekmen’in Uzun John isimli harika sitesindeki yazısından kendisinin izni ile alınmıştır.

BİR SUPERMAN İNCELEMESİ

supermankapak

Superman , “ben çizgi roman okumam aga” diyen insanların bile bildiği , ve tanıdığı bir süper kahramandır. İlk süper kahraman olmamasına rağmen, kendisi çizgi romanda bir temel olarak kabul edilir, ve uzun süre çr kahramanları Superman modellenerek tasarlanmıştır ( Vücuda yapışan dar elbise, göğüste sembol, dalgalanan pelerin vs…) Peki Superman gerçekte kimdir, kaç yaşındadır, neyi sembolize eder, niçin yaratılmıştır ? Bunları biliyor musunuz? O zaman gelin kısa bir tur yapalım ve Superman aslında kimdir, nedir öğrenelim.

Superman Tarihçesi

Superman’ın yaratıcıları Jerry Siegel ve de Joe Shuster adında iki tane göçmen yahudidir. Superman, 1932 yılında yaratılmış, ve 1938 yılında çr formatında yayınlanmaya başlamış bir karakterdir. Superman , kripton gezegeninden dünyaya inmiş bir uzaylıdır ve büyüdükten sonra Metropolis şehrine çalışmaya gelmiştir. Çalıştığı şehir Metropolis’tir ve insan kimliği Clark Kent’tir.

Superman ilk ortaya çıktığında uçmak, yenilmez olmak ve de süper güçlü olmak dışında gücü yoktur. Zaman içinde , hikayeler geliştikçe güçleri artar ve eldeki güçlerine süper duyu, x-ray ışınlar, ısı ışınları, soğuk nefes vs… gibi güçler de eklenir. Güçleri arttıkça , yazarlar kendilerini köşeye sıkışmış hissetmeye başlarlar, çünkü Superman o kadar güçlenmiştir ki, ona karşı koyacak düşman bulmada zorlanırlar. 1986 yılında DC okuyucu kitlesini silkelemek ve yeni okuyucu kitlesi çekmek için tüm karakterlerinde büyük bir değişikliğe giderler. Superman’ı daha gerçekçi yaratma işini , o zamanın efsanevi yazar-çizerlerinden olan John Bryne’a verirler. Bryne Superman destanını tekrardan yazar , güçlerini ciddi anlamda azaltır ve Superman’a daha inandırıcı bir kimlik kazandırmayı başarır. Superman daha sonra 1990 yılında Doomsday adlı canavar tarafından öldürülür, aradan zaman geçince tekrar diriltilir, Lois Lane ile evlenir ve bu esnada eski güçlerini tekrardan kazanmaya başlar.

superman2

Yeni nesil uzun saçlı Superman, çoğu hayran ve çizer tarafından reddedilmişti

Superman, çok çabuk göze çarpan, ve uzaktan bile tanınabilen, çok görsel ve ikonik bir kostüme sahiptir. Bu kostüm çr tarihinde bir Nirengi noktasıdır. Ondan sonra yaratılan çoğu süper kahrmanda göğüs kısmında bir amblemle, ve uzun bir pelerinle yaratılmıştır. Superman, artı çr kahramanları içinde en dürüst, en temiz, ve en onurlu kahraman olarak görünür. Superman , DC evreni içinde bazı karakterler tarafından “büyük izci çocuk” diye dalga geçilse de , diğer adları arasında “çelikten yapılma adam”, “Kripton’un son oğlu” ve de “yarının adamı” bulunur.

Superman’deki Musevi esintiler


Superman’ın insan kimliğinde kullandığı isim Clark Kent’tir. Sperman’ın Kriptonlu ismi yani doğum ismi ise Kal-El’dir. Superman’ın yaratıcıları Jerry Siegel ve de Joe Shuster adında iki tane göçmen yahudidir. “El” kelimesi , İbranice “Tanrı’ya ait” anlamına gelir ( Melekler Azazel, Gabriel, Azrael vs… olduğu gibi) ve Kal-El aslında İbranice “Tanrı’nın sesi” demektir. Superman’ın Kripton ismi aynı zamanda Tevrat’ta geçen meleklerede benzetilmek istemiştir, çünkü meleklerde uçabilen ve insan üstü gücü olan varlıklardır.

Siegel ve Schuster’in Superman’ı kullanırken Tevrat’ta geçen başka hikayeleri örnek aldıkları da açıktır. Esintiler arasında Hz. Musa ( Hz. Musa , Yahudileri Mısırlılardan kurtarmıştır, Superman’in o zamanki ana amacı Amerikalaıları Nazilerden kurtarmaktır) ve de tevratta adı geçen mistik yaratık Golemdir ( Golem Prag şehrinde Yahudileri kurtarmıştır, Superman’da Metropolis’te Amerikalıları) Hz. Musa ve Golem’in insanüstü güçleri vardır. Golem, alnına İbranice harfler yazılınca o komtları yerine getiren bir yaratıktır. Süpermen’in de göğsünde büyük bir “S” harfi bulunmaktadır.

Superman’in Sembolu

Superman, kostümünün göğüs kısmında, kendisini tanımlayan bir sembol taşıyan ilk karakterdir.Bu diğer kahramanlar için bir örnek teşgil etmiştir, ve ondan sonra yaratılan çoğu karakterin göğüs kısmında sembol olmuştur ( Batman’da Yarasa , Flash’de şimşek, Fantastic Foru’da 4 işareti, Örümcek Adam’da örümcek sembolu gibi…)

superman_symbol

Superman’in ilk sembolu bir kalkana benzeyen , fakat aslında bir polis rozetinden esinlenmiş bir çerçeve içinde basit bir “S” harfiydi. Bu çerçeve ile halkı koruduğu  açık açık belirtiliyordu. Kısa bir süre sonra, bu çerçeve kaldırıldı ve bait bir ters üçgen içinde “S” harfi kullanıldı. Superman’ın ilk çizgi filminde , çerçeve ilk defa üçgenden bir pentagon’a çevrildi, çok beğenildiği içinde çr’e aktarıldı. Sembol zaman içinde sürekli şekil değiştirdi, renkleriyle , şekliyle oynandı ve “S” harfi daha stilize bir hal aldı.

Superman’ın sembolune bir kaç farklı anlam yüklenmiştir. Şu anda DC evreninde kabul gören anlamlar şunlardır. “S” hem Superman’in “S”si anlamına gelir, hem de Kal-El’in Kriptondaki aile sembolüdür. Bu aile sembolu aynı zamanda Kripton’ca “umut” anlamına gelir.

Yahudi inancında , Golem denen varlıklar vardır. Bu yaratıkların alnına İbranice bir şeyler yazınca o konutu yerine getirdiklerine inanılır. Siegel ve Schuster’in Yahudi olduğu bilidiği için, ve Superman’ı yaratırken Golemlerden de esinlendiklerini söyledikleri için, bu sembol, belki de Golem’lerin alnına yazılan yazılarla bağdaştırılabilir.

Superman Kostümü

Superman’ın, Kırmızı-mavi-sarı kostümünü bilmeyen yoktur. Bu kostüm de ikonik bir kostümdür, ve özellikle dalgalanan kırmızı pelerin, ve de yüksek kırmızı çizmeler, ondan sonra gelen bir sürü kahramanda da kendini yinelemiştir. Çoğu uçan kahraman ( özellikle de kendine güvenen kahraman ) pelerin kullanmıştır, yüksek bot/çizme ise standart kahraman kıyafetinin bir parçası olmuştur.

superman3

Kostümünde kullanılan renklere zamanında çok farklı anlamlar yüklenmiştir, ama işin gerçeği, o zamanın ilkel baskı tekniklerinde , 3 ana rengi kullanmanın kolaylığı ve bu şekilde basılan kahramanın öne çıktığıdır.

Süperman arkasında yatan ideoloji

Siegel ve Schuster , Amerika’da doğmuş olsalar da , aslen göçmen olduklarından ve o tarihlerde yapılan ayrımcılıktan dolayı , kendilerini tam anlamıyla hiçbir zaman rahat hissetmemişlerdir. Superman’da bu duyguyu çok rahat görürüz.Süperman bir uzaylıdır, dünyalı değildir, ve üstün güçlerini halk yararına kullanır. Bunları halk yararına kullanmasının altında , halk tarafından kabullenme isteği yatar. Siegel ve Schuster , hep dışlandıkları için, Supermande kendini dışlanmış hissetmekte ve kendini kabul ettirmek isteğindedir. Çr’nin ilerki bölümlerinde halk tarafından kabul görüldüğü ve tüm çr kahramanlarının arasından bir ikon gibi sıyrıldığı için, ( Uzaydan gelip Amerika’da yaşaması ve Amerika’da kabul görmesi ) “Amerikan Rüyası”nın da sembolüdür. O zamanın çoğu göçmeninin Amerikan Rüyası , Superman’da gövde bulmuştur.

Bunun dışında trajik bir olay daha söz konusudur. Siegel bundan hiçbir zaman bahsetmese de babası Superman’ın yaratılmasından 1 sene evvel, kendi dükkanında bir hırsız tarafından silahla öldürülmüştür. Siegel’in de babasını çok sevdiği bilinmektedir. Kurlun geçirmez ve güçlü bir Süper adamın , bu trajediden esin bulmadığını söylemek, yanlış olur.

superman1

İlk yayınlanan Superman macerası

Sonuç

Superman’ın arkasında derin bir tarihçe yatmaktadır. Şu anda tüm dünya tarafından bilinen , çok güçlü bir karakterdir, ve de süper kahraman modasını başlatmış, bu konuda bir öncü, bir ikon olmuştur. Şu ana kadar 5 tane Hollywod filmi çekilmiştir, ve sayısız şekilde Hintliler, İtalyanlar hatta Türkler tarafından da taklit edilip filmi çekilmiştr.

Şu ana kadar da onun kadar görkemli bir kahraman daha çıkmamıştır.Ara sıra revize edilse de  ( Güçlerinin değişmesi, saçlarını uzatması vs…) , genelde hep aynı kalmıştır.

Umarım Superman’in maceralarını, ilerde de zevkle izlemeye devam ederiz.

Jose Saramago – Körlük

Posted by kitaplog

 

Nilay Göktuna

 

Portekiz’li ünlü yazar Jose Saramago’nun okuduğum ilk kitabı olan körlük konu, yazılış, karakterler ve ele alınış biçimiyle oldukça farklı bir kitap. Kitabın en büyük sıkıntısı karakterlerin isminin olmaması, konuşma monolog ayraçlarının ve pragrafların olmayışı. Evet yanlış okumadınız kitapta birsürü insan ve rol var fakat bir tane bile isim yok. Yazar bunun sebebini kurgunun evrenselleşebilmesi açısından olduğunu söylüyor.

Yazar “liberal demokrasi”nin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı, körlük imgesini kullanarak anlatmaya çalışmış. Bu kitabın sonrasında yazılan bir de “Görmek” adlı bir kitap var, onu henüz okumadım; körlüğün devamı niteliğinde yazılmış, yine varolan toplum sorunlarındaki çatışmayı ele almış yazar.

Kitaptaki karakterlere birsüre sonra adapte oluyorsunuz; birinci kör, birinci körün karısı, göz doktoru, göz doktorunun karısı, gözü bantlı adam, eczacı kalfası, şehla bakışlı çocuk, siyah çerçeveli gözlüklü kız, vb. isimlere birsüre sonra alışıyosunuz..

 

Kitabın konusuna gelirsek: Arabasını sürmekte olan birey ışıklara gelip durduğunda birden bire kör olur fakat bu körlüğün normalden farkı etrafı bembeyaz görmesidir. Avaz avaz bağırır ve onu evine götüren yardımsever vatandaş da adamı eve bırakıp gittikten sonra kör olur. Birinci körün gittiği doktor da akşam eve geldiğinde kör olur ve bu dalga yavaş yavaş yayılmaya başlar, insanlar etrafı sütbeyazı görmektedir. Bu durumda bir tek doktorun karısı körlük yaşamaz ve devlet duruma müdahale etmekte gecikmez. Kör olan vatandaşları tek tek evden alıp sözde tedavi merkezi olan bir akıl hastanesine tıkarlar. Doktorun karısı kocasını tek bırakmamak için kör numarası yapıp eşiyle birlikte kapatıldıkları yere gider ve yazar olayları, o büyük kaosları kadının gözüyle anlatmaya başlar.

Çok geçmeden  gruplaşmalar, kötü niyetli insanlar, çeteler, tecavüz olayları körler hastanesinde patlak verir ve devlet bu duruma müdahale etmez. Aksine kendilerine bir adım daha fazla yaklaştı diye bu kör insanları acımasızca öldürmeye bile başlarlar. Doktorun karısı bütün iyi niyeti ve kalp güzelliğiyle insanlara yardım etmeye başlar ve sonunda devlet dahil bütün ülke körlüğe mahkum olur. Açlık, cinayet bütün insana özgü uzuvlar bir bir yok olur bu kaosta. Hastanede çıkan yangınla iki gündür aç olan bireylerimiz birlik olup kaçarlar ve doktorun karısı dış dünyada bitmişliği görünce yerle bir olur. Aç kalan sokak köpekleri insanları yemeye başlamıştır, şehir leş kokmaktadır, su, elektrik, ekmek, yemek, ev vb. herşey tükenmiştir. Doktorun karısının önderliğiyle ayakta kalmaya çalışan bu 7-8 kişilik çekirdek grup neden kör olduklarını yavaş yavaş anlamaya, gerçek benliklerini bulmaya başlamışlardır. Bu körlük aslında kalplerinin ne kadar köreldiğini, acımasızlaştıklarını, açgözlü olduklarını, paylaşmayı bilmediklerini anlamalarını sağlar ve en önemlisi koşulsuz sevmeyi öğrenirler.

Kitabın konusu böyle okumanızı kesinlikle öneririm. Yeni bir yorumda görüşmek üzere…

 .

Brandon Sanderson – Mistborn serisi

Posted by kitaplog

Rahim ÇETİNEL

 

Brandon Sanderson ismini Robert Jordan‘ın  The Wheel of Time (Zaman Çarkı) kitaplarının devamını yazması için seçildiğinde duydum. Robert Jordan ölmeden önce bitirmeye çalıştığı fakat başaramadığı serinin son kitabını yazması için bizzat kendisi seçmiş Sanderson’ı. Durum böyle olunca kendisi baştan benim gözümde ekstra puanla başladı desem yeridir.

Sonrasında serinin 12′inci kitabını (daha sonra kitabın 3 kitap olarak çıkarılacağı ortaya çıktı) okurken en başında Sanderson’ın Robert Jordan hakkında yazdıklarını dinleme şansım oldu (serinin 12 ve 13′üncü kitaplarını dinledim). Oldukça samimi birşekilde yazılmış olan ithaf Sanderson’a olan saygımı daha da arttırdı. Durum böyle bir hal alınca Sanderson’ın bir yazar olarak okuma listeme girmemesi gibi bir durum olamazdı elbette. İlk olarak Mistborn serisini dinledim (okudum da demek isterdim ama kitapların siparişle gelmesi zaman alacaktı). Bu yazı da Sanderson’ın kitaplog’a ilk olarak konuk olacağı Mistborn (Sistendoğanlar olarak çevirebiliriz) üçlemesini anlatıyor.

Ortalıkta olan fantastik kurgu romanların oldukça dışında, kendine çok özgün bir dünya yaratmayı başarmış bu kitapta yazar. Açıkçası bu roman serisi, çok uzun süredir okuduğum en karanlık ve umutsuz dünyalardan birini içeriyor. Umutsuz derken, elbette romanlarda tamamen umutsuz bir dünyadan bahsetmediğini de eklemek isterim. Gene de yazarın yarattığı dünya tamamen kendine özgü ve ilgi çekici, tamamen orijinal bir dünya.

Seri, Lord Ruler (Yönetici Lord) olarak adlandırılan bir imparatorun baskı ve zalimlikle yönettiği bir dünyada bir grup maceraperest soyguncu ve dolandırıcının Kelsier adında bir Mistborn yönetiminde Lord Ruler’ı devirmek için bir araya gelmelerini anlatıyor. Daha fazla detay vermeden önce Mistborn dünyasını anlatmak gerek önce.

Mistborn dünyasında en kalabalık ve en çok ezilen grup Skaa adı verilen, karın tokluğuna çalıştırılan, sürekli eziyet edilen ve öldürülen, her daim baskı altında olan ve hiçbir değerleri olmayan insanlardan oluşuyor. Skaa’lar dışında bir de asiller var, Skaa’ları yöneten, onlar hakkında her türlü tasarruf yetkisine sahip başka bir grup insan. Bunun dışında üremeleri baskıcı bir şekilde direk Lord Ruler tarafından kontrol edilen Terris insanları da bir başka insan grubu. Sayıca daha az olan bu grubun erkekleri doğdukları zaman iğdiş ediliyor, kadınları ise hamilelik programlarında belli erkeklerle çiftleştirilip çocukları da kurallar ve kontrol dahilinde yetiştiriliyor. Terris insanlarının en önemli özellikleri çok iyi hizmetçi olmaları. Zaten bu alanda yetiştiriliyorlar sadece. Bunun dışındaki alanlarda görev almaları imkansız.
Bunun dışında haklarında çok az bilgi olan, aşırı savaşçı ve akılsız, görünüş olarak insana çok az benzeyen Koloss’lar ve istedikleri bedeni taklit edebilen, çok iyi birer ajan olan Kandra’lar da Final Empire’da yaşayan diğer gruplar.

Kitabın geçtiği dünyada tek bir ülke, tek bir imparatorluk var ve bu imparatorluk “En Son İmparatorluk (The Final Empire)” olarak adlandırılıyor. Bu ülke geceleri hiçbirşeyin görülmesine izin vermeyen bir sisle kaplanıyor. Sis görüşü neredeyse sıfıra indirirken, siste dışarı çıkmanın ölüm getirdiğine inanılıyor. Özellikle Skaa toplumu için sisten korkmak yemek içmek kadar doğal ve genlerine işlemiş bir durum. Lord Ruler’ın Final Empire’ı bin yıldır yönettiği ve öldürülemez olduğu bilgisini de eklemek gerekir burada. İşte bu karışık ve karanlık dünyada, baskıcı ve herşeyde sonuna kadar kontrolü olan bir Tanrı-Yönetici’yi yıkmak için yola çıkıyor Kelsier ve arkadaşları.

 

 

Burada bir de, Mistborn ve Misting’lerden bahsetmek gerekir. Mistborn dünyasında bildiğimiz veya alışageldiğimiz anlamda büyü yok. Onun yerine değişik metalleri içen ve bu metaller vücutlarındayken onları yakarak kullanan Misting ve Mistborn’lar var. Toplamda 16 farklı metalin yakılabildiği bu ortamda, bu 16 metalden sadece bir tanesi yakabilenlere Misting deniyor. Bütün metalleri yakabilenlere de Mistborn deniyor. Geniş anlamda ise “Allomancer” olarak gruplandırılıyorlar. İngilizce’de alaşım anlamına gelen “alloy” kelimesinden türetilmiş “Allomancer” ve Türkçe’de bir karşılığı yok. Romanlar çevrildiğinde ne deneceğini birlikte göreceğiz elbette.

 

Yakılabilen metallerden bazı örnekler şöyle:

Çelik (Steel): Metal objeleri itmeye yarıyor. Bununla örneğin bir Mistborn yere attığı küçük bir demir parayı iterek uçuyormuş izlenimi verebilir.

Demir (Iron): Metal objeleri çekmeye yarıyor. Aynı şekilde çatıda sabit bir demiri çekerek gene bir uçma efekti yaratmak mümkün. Çelik ve Demir ikilisinin romanda pek çok kullanımına rastlıyoruz zaten.

Teneke (Tin): Beş duyuyu hassaslaştırıyor. Çok daha iyi görmeyi, işitmeyi, dokunmayı… sağlıyor. Sadece Kalay kullanabilen Misting’lere Tenekegöz-göz (Tin-eye) deniyor.

Pewter (Kalay): Fiziksel gücü oldukça yüksek bir şekilde arttırıyor. Buna hız, çeviklik, vücudun darbelere çok daha fazla dayanması, yorgunluk hissedilmemesi gibi şeyler de dahil. Aynı zamanda yaralandıktan sonra Kalay yakan Misting ve Mistborn’lar çok daha çabuk iyileşiyorlar.

Çinko (Zinc): Başkalarının duygularını arttırıp güçlendirmeye yarayan bir metal. Örneğin korku duyan birisine bu metalle müdahale edilip cesareti güçlendirilince kişi korkudan çok cesaretini hissetmeye başlıyor.

Pirinç (Brass): Başkalarının duygularını yatıştıran bir metal. Çinkonun tersine çalışmasına rağmen aynı etkiyi sağlaması mümkün. Örneğin korku, cesaret gibi hisleri bir arada hisseden birisinin cesaret dışındaki bütün duygularını yatıştırınca ön planda gene cesaret kalıyor.

Bakır (Copper): Misting’leri arayıcı olarak biliniyor bu metali yakanların. Bu metal yakıldığında yaydıkları titreşimlerden diğer Allomancer’ları farketmeye başlıyor yakan kişi.

Bronz (Bronze): Bu metal de saklayıcı olarak bilinen Misting’lerin yaktığı metal. İki etkisi var, birincisi yakıldığında Allomancer’ın çevresinde kendisinin ve diğer Misting veya Mistborn’ların yaktığı metallerin titreşimlerini saklıyor; ikincisi de kullanıcısını duygusal etkilere karşı (Çinko ve Pirinç) tamamen koruyor.

 

Lord Ruler’ı yıkmak isteyen grubun lideri Kelsier bir Mistborn. Gruptaki diğer elemanlar da sırayla, bir başka Mistborn Vin, Sakinleştirici Breeze, Kalay yakan ve paralı bir asker olan Ham, bir Teneke-göz olan kimsenin anlamadığı bir aksanda konuşan Spook, saklayıcı olan Clubs, herhangi bir metali yakma özelliği olmamasına rağmen çok düzenli ve pratik olduğu için grubun vazgeçilmezi Dox. İşte bu grup, Kelsier’ın peşinde herkes tarafından imkansız kabul edilen bir görevi gerçekleştirmek için yola çıkıyorlar.

Kitapların bundan sonrasında olanlar gerçekten harika kurgulanıp, en sonunda şaşırtıcı bir güzellikle toparlanmış. Kitaplarda gerçekler ortaya çıktıkça, saklı veya bilinmeyenler gözler önüne serildikçe içimden helal olsun dedim bir kaç kez. Gerçekten de, şaşırtan, merak ettiren, heyecanla kendini takip ettiren ve çok orijinal bir kitap ortaya çıkarmış Brandon Sanderson.

Okumanızı tavsiye ediyorum.

.

Jodi Picoult – Cam Çocuk

Posted by kitaplog

 

Nilay Göktuna

 
Bu kitabı okuyalı uzun zaman olmasına rağmen konusu ve duygusu itibariyle bendeki varlığını sürdürmeye devam ediyor.  Jodi Picoult kitaplarının ortak özelliği olayları birçok kişinin gözünden bakarak anlatması, çok farklı karakterler kullanması, çocukları uğruna ebeveynlerin neler yapabileceklerini çarpıcı bir dille anlatması ve sonlarının şaşırtıcı bir biçimde bitmesidir ve bununla ünlüdürler. Kitabı bitirirsiniz fakat konuyu kafanızda bitiremezsiniz; psikolojik baskısı okur üzerinde şiddetle devam eder. Var olan toplumsal rahatsızlıkları ve hastalıkları gerçeğe yatkın bir biçimde anlatması yazarın konumunu benim gözümde ve gönlümde ayrı bir noktaya getirmiştir.
 
Cam çocuk kitabında baş karakterimiz Willow, “Osteogenesis Imperfecta” hastalığıyla dünyaya gelen bir bebektir. Yani vücudundaki kemikler sürekli kırılıp durmaktadır küçük Willow’un. Anne Charlotte, baba Sean ve abla Amelia’dan oluşan bu çekirdek ailenin yaşamı Willow’un kırıklarıyla birlikte fırtınalı bir hayata doğru sürüklenir. Willow’un öksürürken, yürürken sürekli bir yerlerinin kırılıp durması ve bu hastalığın gerçekten de var olduğunu bilmek beni derinden etkileyip sürekli gözlerimin dolmasına sebep olmuştu. Aynı zamanda anne ve babanın sürekli Willow’la ilgilenmeleri, ergenlik çağındaki Amelia’yi psikolojil bunalıma itmiştir. Amelia her yemekten sonra kendini kusturan, vücuduna kesikler atan asabi bir genç kız olup çıkmıştır. Kitaptaki ana karakterlerden anne Charlotte, kızı Willow için bütün şartları zorlayan nerdeyse bir doktor kadar bilgisi olan bir ebeveyn haline gelmiştir.
 

 
Kitabın konusu ailenin ülke dışına çıkıp farklı bir tatil geçirmek istemesiyle başlar. Willow burada babasının elini bırakır ve ilk adımında sendeleyerek yere düşer ve vücudundaki çoğu kemik kırılır ve komaya girer. Farklı bir ülkede olan aile Willow’un hastalık bilgi raporunu yanlarına almayı unuttunca Willow’un cam çocuk olduğunu kanıtlayamazlar ve doktor ilk tanıda ailenin çocuklarını yıllardır dövdüklerini düşünür, çünkü çocuğun vücudunda eski kırıklarda vardır ve polise çocuğun şiddet gördüğünü anlatır ve aileyi hapse atarlar. Amelia de çocuk esirgeme kurumuna verilir. Gerçek hemen anlaşılır aile hapisten çıkar ama babanın gururu çok incinmiştir ve ülkesine döner dönmez dava açmak ister ve bir avukata giderler. Avukat böyle bir davayı kazanamayacaklarını anlatır ama onlara farklı bir teklifte bulunur. Teklif şudur: willow’a hamileyken kontrollerde çocuğun hastalıklı olacığını doktorunuz size söylemiş miydi çünkü erken teşhisle çocuğun hayatına son verilebilirdi. Aile doktorları ise en yakın arkadaşları olan Piper’dır. Anne Charlotte 7. ayda söylendiğini ve hamileliğine son verilemediğini söyler. Avukat hastayı zamanında uyarmadığı için Dr. Piper’a dava açabileceklerini ve çok yüklü bir tazminat kazanabileceklerini anlatır. Ve kitap burda başlar….
 
Bu kitabı kesinlikle okuyun derim, insanı derinden yakalayan ve siz olsaydınız ne yapardınız sorusuna okyucusunu sürekli sürükleyen bir kitap…  Bir tarafta kırılgan çocuk Willow, ilgisizlikle büyüyen abla Amelia, karısının ilgisizliğinden sıkılan baba ve en yakın arkadaşı Piper’ı kaybetmek üzere olan anne Charlotte….