Kitaplog nedir?

The Hitchhiker’s Guide To The Galaxy

Posted by mustafa

Merhabalar,

Türkçe adıyla; Otostopçunun Galaksi Rehberi…

Hepinizin ne dediğini az çok tahmin edebiliyorum. Bu kitabı okumayı neden bu kadar çok ertelediğimi, bunu nasıl oldu da başardığımı merak ediyorsunuz.

Aslında haklısınız… Bu kitabı gerçekten çok ama çok önce okumalıydım. Ama bir yandan diyorum ki, iyi ki okumamışım. Uzun süredir elime kitap alamıyordum. Stephen King’e ait bir romanı Kurban Bayramı tatilinde okumaya başladıktan sonra eşimin bana hediye ettiği bu kitabı okumaya başladım. (Bilmem duyduğunuz mu; yayınevi bu serinin bütün kitaplarını toparlayıp tek baskı halinde çıkarmış.)

The_Hitchhiker's_Guide_to_the_Galaxy

Neyse… 1. kitabı geçen gün bitirdim ve 2. kitaba geçtim. Ama bu arada burada 1. kitapla alakalı yorumlarımı eklemek istedim.
İlk yorumum: MÜKEMMEL! Ömrü hayatımda bir kitap okurken ikinci kez bu kadar zevk alıyorum ve eğleniyorum. Nerede olursa olsun kahkahalarımı tutamıyorum. Buna sebep olan ilk yazar Terry Pretchett’tı. Şimdi ise benzer duyguları Douglas Adams sayesinde hissediyorum.

Kitabın başlangıcı harika şekilde ele alınmış. Daha ilk 10 sayfa içerisinde yaşadığımız dünyanın (kitaptaki adıyla Yerküre) yokedilmesi, aslında bizim bundan çok daha etkili şeylerin geleceğine bizi hazırlaması gerekiyordu. Ayrıca insanoğlunun gezegendeki en zeki 3. yaratık olarak tanımlanması da ayrı bir hoşuma gitti. (Daha fazla detay verirsem telif hakkı isteyebilir yayınevi) Kitabı neredeyse soluksuz okudum ve ikinci kitaba geçtim.

Bu kitabi bana aldığı için sevgili eşime,
Kitaptan bahsettiğimde okumam gerektiğini belirten sevgili abime,

teşekkürleri borç bilirim…

Galakside iyi yolculuklar 🙂
Mustafa Çetinel

Andreas Eschbach – Lord of All Things (Herr aller Dinge)

Posted by kitaplog

Rahim ÇETİNEL

 

İtiraf etmeliyim ki, Almanca bilmediğim ve çok fazla Almanca kitap da İngizce’ye ve Türkçe’ye çevrilmediği için Alman yazarlardan çok haberdar değilim. Aklıma gelen ilk yazarlardan birisi Dwarves isminde 4 kitaplık serisini okuduğum (gene İngilizce) Markus Heitz. O kitapla ilgili de henüz birşey yazmadım.

 

Adreas Eschbach ise tesadüfen karşılaştığım acaba dinlesem mi diye bir kenara koyduğum ve sonunda dinlemeyi daha yeni bitirmişken kitabı hakkında yazmak istediğim bir yazar.

 

Lord of All Things, Japonya’da Fransız Büyükelçiliği’nin hemen yanındaki küçük bir bahçede büyükelçiliğin çamaşırhanesinde çalışan bir kadının 10 yaşındaki oğlu Hiroshi Kato’nun yeni gelen büyükelçinin kendi yaşlarındaki kızını bahçede görmesiyle ve ona aşık olmasıyla başlıyor. Daha romanın hemen başlarında Hiroshi bütün dünyayı değiştirebilecek ve istisnasız herkesi zengin yapabilecek bir fikri bulmasıyla ilginçleşiyor.

 

lordofallthings

 

Sonrasında roman bayağı bir dallanıp budaklanıyor. Bir yandan Hiroshi’yi ve hayatındaki gelişmeleri takip ederken bir yandan da büyükelçinin kızı Charlotte’u ve hayatının Hiroshi ile kesişmelerini takip etmeye başlıyoruz.

 

Romanda başlarda birbirleriyle hiç ilgisi olmadığını düşündüğümüz şeyler büyük bir ustalıkla birbirine bağlanıyor yazar tarafından. Romandaki melankoli ve hüzün kitabın geneline olmasa da sonra kısımlarına oldukça yayılıyor. Diğer yandan ise yazar, Harward, MIT, Boston, Arjantin, Kuzey Sibirya, nanoteknoloji gibi konularda çok güzel tanımlamalar, betimlemeler ve açıklamalar yapıyor. Yazarın anlatım tarzından konuya çok hakim olduğunu ve güzel bir aktarımı olduğunu söyleyebiliyoruz.
Kurgu anlamında da çok başarılı bulduğumu eklemem gerekir.

 
Seslikitap olarak incelediğimizde de Nick Podehl tarafından okunduğunu görüyoruz. Nick Podehl de kitaptaki duyguyu, karakterlerin kendilerini ses ve okuma olarak harika bir şekilde yansıtmış.

Dan Simmons – Flashback

Posted by kitaplog

Rahim ÇETİNEL

Dan Simmons’ın benim okuduğum (dinlediğim) üçüncü kitabı Flashback. Daha önce bahsettiğim kitaplarını buradan görebilirsiniz.

 

Özellikle Hyperion sonrası Dan Simmons’ın diğer kitaplarını da okumaya niyetli olduğumu söylemiştim. Flashback sıradaki diğer kitabı oldu.

 

Flashback yakın gelecekte geçen distopik diyebileceğimiz bir roman. Roman 2030’larda ekonomik ve politik olarak tamamen çökmüş Amerika’da geçiyor. Dan Simmons’ın kurguladığı bu dünyada Japon’lar dünyanın yeni büyük gücü olarak ortaya çıkmış durumdalar. Sadece Amerika değil Avrupa da çökmüş durumda. Ortadoğu’da başlayan ve Avrupa’nın tamamını eline geçirmiş olan Global İslam Halife’liği bir diğer dünya gücü.

 

Amerika’nın çökmesine sebep olan şeyler arasında yakın geçmişinde (bugünlere denk geliyor aslında) aldığı yanlış kararlar kadar Flashback isminde kullanan kişinin geçmişinde istediği bir zaman dilimine gidip o dönemi birebir yaşayabilmesini sağlayan bir uyuşturucunun da etkisi büyük.

 

flashback

 

Roman Nick Bottom adında aşırı flashback kullanımı yüzünden işinden atılmış eski bir polisin 6 yıl önce çözemediği bir cinayeti çözmesi için özel dedektif olarak kiralanmasıyla başlıyor. Cinayet çok önemli çünkü ölen kişi Japonya’nın yeni sisteminde ülkeyi yöneten Japon milyarderlerinden Nakamura’nın tek varisi olan oğlu.

 

Roman bir koldan, cinayeti çözmeye çalışan Nick’i diğer koldan dedesiyle yaşamaya gönderdiği oğlu Val’i ve yaşadıklarını anlatıyor. Roman ilerledikçe cinayetin arka planında göründüğünden çok daha büyük ve korkutucu bir bulmacanın varlığı ortaya saçılmaya başlıyor.

 

Roman yakın gelecekte geçen bir dedektiflik ve macera romanı gibi dursa da içeriğinde Amerika’nın günümüz iç, dış ve ekonomik politikalarına çok sert bir muhalefet için yazıldığını düşündürüyor. Zaten romanı dinledikten sonra Reddit’te yaptığım kısa bir araştırma da Reddit kullanıcılarının Simmons’ın politik yaklaşımına olan eleştirini gösterdi.

 

Bu arada şu sıralar sıklıkla sesli kitap (audiobook) dinlediğim için kitapları anlatırken nasıl okunduğundan da bahsetmek gerekir diye düşünmeye başladım. İlk olarak bu kitapla başlıyoruz.

Benim dinlediğim sesli kitap Richard Davidson ve Bryan Kennedy tarafından okunmuş. Her ikisinin de okuma tarzını ve kitabı yansıtmalarını çok beğendim. Richard Davidson kitapta Nick Botttom’ın gözünden anlatılanları okurken, Nick’in oğlu Val ve kayınpederini Bryan Kennedy okumuş. Özellikle Davidson’ın Japon karakterler İngilizce konuşurken onların aksanlarını aktarabilmesi ve “l” sesini “r” olarak telaffuz etmesi güzel bir detay olmuş (gerçi romanda yazar da buna bir kaç yerde dikkat çekiyor).
not: Japonca’da “l” sesi olmadığından ona en yakın seslerden biri olan “r” sesini Japonlar daha çok kullanıyorlar. Örneğin “love” kelimesini okurken telaffuzları “rav” gibi birşey oluyor.

Ahmet Ümit – Beyoğlu’nun En Güzel Abisi

Posted by mustafa

Herkese merhaba,

Uzun bir aradan sonra bir Ahmet Ümit kitabıyla tekrar yazılarıma başlamaya karar verdim. Her ne kadar bu süreç boyunca kitap okumaya devam etsem de (itiraf etmeliyim ki, eskisi kadar değildi), bir türlü elim yazı yazmaya gitmedi. Ama bugün içindem geldi, yeniden başlıyorum.

Bu kitabı geçen hafta içerisinde tamamladım. Açıkçası daha önce de Ahmet Ümit kitapları okumuştum ve “İstanbul Hatırası” isimli kitapta da Başkomiser Nevzat ve ekibi yine devreyedeydi. “İstanbul Hatırası” üzerine yorumum gerçekten harika olduğu şeklindeydi. Ardından gelen bu kitap ise bende hayal kırıklığı yarattı diyebilirim.

 

beyoglu-nun-en-guzel-abisi_508976

Kitabın konusu şu şekilde (spoiler vermiyorum): İstanbul’da işlenen bir dizi cinayeti incelemeye başlayan ekibimiz sonunda yine katile ulaşıyor. Ama bence bu kitapta hikaye biraz zorlama şeklinde ilerliyor. İstanbul Hatırası’ndaki o büyük başarılı hikayeden sonra, bu hikayenin oldukça sönük kaldığını belirtmem gerekiyor.

Ama açıkçası Beyoğlu’nda kitapla birlikte gezintiye çıkmak gerçekten zevk verici. Ben her ne kadar Beyoğlu’na o kadar aşina olmasam da, bu kitabın o bölgeyle içiçe olan birisine etkisi daha fazla olacaktır diye düşünüyorum.

Umarım fırsatını bulup okursunuz. Ama bu kitabın ardından İstanbul Hatırası’nı da okursanız, ne demek istediğimi tam olarak anlayabilirisiniz…

Beyoğlu’nda iyi yolculuklar,

Mustafa Çetinel

L. Ron Hubbard – Battlefield Earth

Posted by kitaplog

RAHİM ÇETİNEL

 

Hubbard bilim kurgunun altın çağı sayılan 50’lerde kendi katkısını yapmış bir yazar. 1982’de yayınlanan ve kendi tanımıyla, hiç bir ticari vs. kaygı gütmeden yazdığı Battlefield Earth yazarın okuduğum ilk kitabı.

 

Kitap temelde güzel bir hikaye içeriyor: Günümüzden yaklaşık 1000 yıl sonra devasa bir imparatorluğun (Psyclo) ele geçirmiş olduğu ufak ve önemsiz bir maden gezegeni olan Dünya’da toplamda sayıları 50 binden az kalmış olan insanlar yaşamaya ve yok olmamaya çalışmaktadırlar.

 

Psyclo’lar ırk olan sadist ve sosyopat oldukları kadar, oldukça zeki ve acımasızlar. Evrenin çok büyük kısmını ve 200 binden fazla gezegeni ellerinde tutuyorlar. Bunu başarabilmelerindeki en önemli araçlardan birisi de evrenin herhangi bir noktasına anlık ışınlanma yapabilmelerini sağlayan teleport teknolojisi. Bunun dışında ileri derecede savaşçı oldukları için keşfettikleri gezegenlerde önce yaşayanları temizliyorlar, sonra da yerleşip madencilik yapıyorlar.

 

battlefield earth

 

Dünyada ise insanlar oldukça kötü durumdalar. Taş devri şartlarında, herşeyden korkarak yaşamaya çalışan insanlar ayrıca Dünya’daki Psyclo madencileri tarafından da izin günlerinde vahşi hayvanlar gibi avlanıyorlar. Bir arada yaşayan toplulukların sayıları çoğunlukla 100’den az ve geleceğe dair bir umutları yok.

 

İşte bu noktada, roman kahramanımız Jonnie “Goodboy” Tyler ile tanışıyoruz: Orta Amerika’da 30 kadar insanın bulunduğu bir kabilede yaşayan Jonnie hem meraklı hem de zeki olduğu için, kabiledekilerin ayrılmamasını öğütlemesine rağmen bir yıllık bir yolculuğa çıkmaya ve çevresini görmeye karar verir. Yolculuğa çıktıktan çok kısa bir süre sonra ise Dünya’daki Psyclo maden şirketinin Güvenlik Şefi Terl tarafından yakalanır. Terl’in amacı Jonnie’yi kendi çıkarları için kullanmaktır. Türünün diğer örnekleri gibi Terl de sadist, acımasız, insanları fareler gibi hayvanlar olarak birisi. Aynı zamanda oldukça zeki olduğunu da vurgulamak gerek.

 

Roman 1000 sayfadan fazla. Jonnie’nin başından geçenler ise oldukça ilginç. Romanın kendi içindeki bazı tutarsızlıkları bir kenara bırakırsak, kendini rahat okutan, olayların sürekli geliştiği ve sürprizlerin eksik olmadığı bir roman yazmış Hubbard.

 

not 1: L. Ron Hubbard aynı zamanda Scientology tarikatının kurucusu.
not 2: Romanın Türkçe’ye çevrildiğinden emin değilim.
not 3: 2000 yılında John Travolta’nın Terl’ü canlandırdığı bir filmi de yapıldı romanın. Ben izlemedim ama film ticari anlamda bir başarısızlık olmuş ve yapılmış en kötü filmlerden biri olarak kabul ediliyormuş.

 

Terry Pratchett – Raising Steam

Posted by kitaplog

Rahim ÇETİNEL

 

Terry Pratchett ve onun Discworld’de anlattıkları benim kitaplog’da hakkında en çok yazdıklarımdan birisi sanırım. Arada yazmadıklarım olsa da Discworld serisinin şimdiye kadar çıkmış bütün kitaplarını, bazılarını birden çok kez, okudum veya dinledim.

Geçtiğimiz aylarda çıkan son kitabı Raising Steam bütün Discworld kitapları gibi güzel, eğlenceli ve okunması gereken bir kitap.

Kitap, goblin’lerin bir ırk olarak kabul edilmesi (buraya yazmadım ama Snuff isimli Discworld kitabında oldu) sonrasında Ankh Morpork’ta yaşamaya başlamaları ve özellikle de teknik konularda çok yetenekli olduklarının farkedilmesi döneminde geçenleri anlatıyor.

 

raising steam

Kitap direkt olarak goblinlerle ilgili değil ama içinde bolca goblin var. Romanda en ön sırada Going Postal’dan ve Making Money’den hatırlayacağımız Moist von Lipwig var. Tabi Moist olaylara hemen başladıktan sonra dahil olup, yönlendirme noktasında büyük etkisi oluyor.

Herşey, babasını buhar ve buhar gücüyle uğraşırken kaybeden Dick Simmel isminde kendini yetiştirmiş genç bir mühendisin Ankh Morpork’un bütün çöp ve pislik işleriyle ilgilenen ve en zengin adamı olan Sir Harry King’in kapısını çalmasıyla başlıyor. Yıllar içinde babasının kaldığı yerden devam eden ve buharı yönetmeye başarmış olan Simmeli bunu daha da ileri götürmek için Harry King’den yardım istiyor.

Yeniye ve yeniliğe en açık yerlerden birisi olan Ankh Morpork bu gelişmeye de hemen merakla atlıyor tabii. Sonrasında Discworld üstünde yepyeni bir dünyanın kapılarının açılmasına adım adım tanıklık etmeye başlıyoruz.

Baştan sonra eğlenceli yazımıyla gene on numara bir Discworld kitabı çıkmış ortaya.

Bu arada, not olarak belirteyim, Raising Steam, Discworld serisinin 40’ıncı kitabı.

 

 

 

Brandon Sanderson – Steelheart

Posted by kitaplog

RAHİM ÇETİNEL

 

Robert Jordan‘ın The Wheel of Time serisini bitirmesi için seçtiği yazar olan ve bu şekilde tanıştığım Sanderson’un takip ettiğim yazarlardan biri olduğunu sağ tarafta ismine tıkladığınızda çıkan listeden görebilirsiniz. Oldukça orijinal ve sürükleyici romanlar yazan Sanderson Steelheart (Çelikyürek) ile de çok farklı bir dünya oluşturmayı ve okuyucu hikayenin içine çekmeyi becermiş.

Steelheart fantastik kurgu roman değil. Bilim kurgu da değil ama bu yönde bazı özellikleri var. Sanırım distopya en yakın tanım olabilir.

Roman, Chicago merkezinde bir bankada sıra bekleyen baba ve oğulla başlıyor. Bu arada bankaya giren Deathpoint isimli bir süper kötü önüne geleni öldürmeye başlıyor. Daha sonra bankaya gelen Steelheart, önce Deathpoint’i sonra da bankadaki herkesi öldürüyor.

Romanın geçtiği dünya, süper güçleri olan insanların olduğu bir dünya. Calamity ismi verilmiş bir cismin gökyüzünde belirmesinden sonrasında sıradan insanların bazıları doğaüstü güçler elde ediyorlar. Bu güçlere sahip olanlara Epic denmekte ve her epik kendine bir isim seçiyor. Deathpoint (parmağıyla işaret ettiğini anında toza dönüştürmek ve geriye sadece iskeletin kalması gibi bir güce sahip) ve Steelheart bu isimlerden iki örnek. Epic’lerin güçleri ise bayağı çeşitli. Muhtemelen Marvel evreninden daha çeşitlidir: Uçmak, kurşun geçirmemek, ilüzyon yapabilmek, çevresindeki herşeyi çeliğe dönüştürmek (Steelheart’ın güçlerinden birisi bu) bu doğaüstü güçlere sadece bir kaç örnek. Epic’ler tek bir güce sahip olabildikleri gibi, birden fazla güce de sahip olabiliyorlar. Süper güce sahip herkesin kötü olması, başkalarını ele geçirmeye çalışması veya öldürmesi bir başka önemli nokta romandaki.

 

Steelheart_cover

 

Sonrasında 10 sene geçiyor. Dünyadaki bilinen devletler yıkılmış durumda. Teknoloji her ne kadar ilerlemiş olsa da şehirlerin durumu, en azından büyük kısmının çok iç açıcı değil. Pekçok şehir ele geçirmeye çalışan Epic’lerin savaşları yüzünden yerle bir olmuş ve harabe durumda. Newcago (Chicago’nun Steelheart yönetimine geçmesinden sonraki ismi) nispeten çok daha iyi durumda bir şehir. Elektrik var, su var, temizlik sistemi var, Steelheart’a bağlı bir polis gücü var, vs.

Aradan geçen 10 senede şehirler Epic’ler tarafından ele geçirilmiş durumda fakat Epic’leri avlama, öldürmeye çalışanlar da var, diğer Epic’ler dışında. Recknoners bu gruplardan birisi ve en duyulanı. Kahramanımız David (Steelheart bankayı ve bankadaki herkesi öldürdüğünde babasıyla orada olan küçük çocuk) kitabın başlarında, Newcago’da Reckoners’ın sistemde alt sıralarda olan sadist bir Epic’i öldürmelerine yardım eden David gruba dahil olmayı başarıyor. Babasının o bankada Steelheart tarafından öldürülmesinden sonra hayatını Epic’lerin özelliklerini, zayıflıklarını (evet, her Epic’in bir zayıf noktası var: bir işaret, bir renk, bir duygu… herhangi birşey Epic’in güçlerini kaybetmesine veya öldürülebilir hale gelmesine sebep oluyor) incelemeye ve öğrenmeye adamış durumda. David’in bildiği bir diğer şey de, o bankada olan birşeyin Steelheart’ın zarar görmesine neden olduğunu bilmesi.

Bu bilgileri Reckoners ile paylaşan David, grubu Steelheart’ı öldürmeye ikna etmeyi başarıyor. Bu elbette kolay bir görev olmayacaktır.

Diğer bütün romanları gibi ortaya çok güzel bir eser çıkarmayı başarmış Sanderson. Steelheart, serinin ilk kitabı ve 2013 Aralık’ta yayınlandı. Serinin diğer kitapları (sırayla Firefigt ve Calamity) umarım en kısa zamanda çıkar ve okuma/dinleme şansını elde ederim.

Dan Simmons – Endymion

Posted by kitaplog

RAHİM ÇETİNEL

Bu yazının konusu Dan Simmons’un bir önceki yazıda belirtmiş olduğum romanları Hyperion ve The Fall of Hyperion‘un devamı olan 2 kitaplık Endymion ve The Rise of Endymion hakkında. Bunu belirtiyorum çünkü yazı aynı zamanda Hyperion kitapları hakkında bilgiler de veriyor olacak. Dolayısıyla Hyperion’u okumamışsanız ve okumayı düşünüyorsanız, bu yazıyı okurken romanlar hakkında bilgiler vereceğim konusunda dikkatli olun.

 

Roman, Hyperion serisinin bitişinden 274 yıl sonra başlıyor. Romanın ana kahramanı, The One Who Teaches (Öğreten kişi), 12 yaşında bir kız. İlk seriden tanıdığımız Brawne Lamia’nın ve John Keats cybrid’inin kızı olan Aenea, bir nevi zaman tünelinden geçerek kendisini bekleyen 30 bin civarı seçkin Pax askerinin ortasına geliyor. Onu yakalamak için orada olan o kadar askerden kaçmayı ise romanın bakış açısından anlatıldığı Raul Endymion’a borçlu. Raul Endymion, avlanmak için Hyperion’a gelen zenginlere yardım eden bir klavuz. Ava götürdüğü gruptan bir kişinin kendini öldürmeye çalışması yüzünden kendini savunurken zengin avcıyı öldüren (avcı tekrar diriliyor, aşağıda bahsedeceğim) ve bundan dolayı ölüme mahkum edilen birisi Raul. Ünlü şair ve ilk romandaki hacılardan Martin Silenus tarafından kurtarıldıktan sonra, Martin’in kendisinden bazı istekleri oluyor ve bunlar kabul ediyor Raul. İşte isteklerden bazıları:

Endymion

– Aenea’yı ne pahasına olursa olsun korumak
– Herkes tarafından yokedildiği söylenen Eski Dünya’yı bulmak ve tekrar Güneş sistemindeki eski yerine koymak
– Saklanan Ouster’ları bulmak ve onlarla bağlantıya geçmek
– Kiliseyi ve onun askeri uzantısı Pax’ları yok etmek
– Yokolduğu düşünülen The Core’u bulmak ve yok etmek
– Shrike’ı bulmak ve yok etmek

 

Aenea’yı bulup Pax’lardan kurtardıktan sonra, Aenea, Raul Endymion ve yanlarına verilmiş olan Android A. Bettic ile birlikte Hyperion romanlarında Konsolos’un kullandığı akıllı bilgisayara sahip uzaygemisi ile birlikte kendilerini kovalayan Peder/Kaptan de Soya’dan ve Pax güçlerinden kaçmaya başlıyorlar.

 

Birinci roman Endymion coğunlukla bu kaçışları ve kaçarken karşılaştıkları üzerine ilerliyor. İkinci romanda ise Raul Endymion önce Aenea’ya dönmeye çalışıyor, sonrasında ise Aenea ile birlikte Kilise’yee ve Pax’lere karşı yaptıkları direniş ve savaş anlatılıyor.

 

Endymion da Hyperion gibi draması, kurgusu çok güzel ve çok kaliteli bir roman. Bütün seri benim kişisel en iyi romanlar listemde üst sıralarda yer alıyorlar.

 

 

.

Dan Simmons – Hyperion

Posted by kitaplog

 

Rahim ÇETİNEL

 

Dan Simmons hakkında daha önce bir yazı yazmıştım. Hatta yazının sonunda diğer kitaplarını da muhakkak okumalıyım demiştim. Üstünden iki yıldan fazla geçmiş bu yazının ve açıkçası aradaki bu zamanda yazarın Hyperion adlı kitabını okumamış olduğum için üzüntülüyüm.

Birkaç hafta önce “Top 100 Sci-fi books” isminde bir sesli kitap koleksiyonı buldum ve indirdim. İncelediğimde içindeki pekçok kitabı okuduğumu gördüm. Hyperion bu kitaplar arasında değildi. Birinci kitabı ipod’a yükledim ve dinlemeye başladım. Birinci kitabın daha onda birini bitirmemişken serinin diğer dört kitabını da bulup indirdim ve ipod’da sıralarını bekliyorlar.

hyperion-1

 

Normalde bir seri hakkında, bütün serinin kitaplarını bitirmeden (Hyperion için bu toplam dört kitap demek) konuşmayı sevmiyorum ama Hyperion bu anlamda bir istisna olacak. Pek çok güzel kitap okudum, her birinin yeri ayrıdır ama Hyperion uzun süredir beni heyecanlandıran, dinlemek için sürekli fırsat bulmaya çalıştığım nadir kitaplardan birisi oldu. Şu anda yazarken bile bir yandan kitap hakkında düşünüyorum ve neler olabileceğini tahmin etmeye çalışıyorum. Aynı zamanda tekrar dinlemek için uygun zamanın gelmesini de sabırsızlıkla bekliyorum.

 

Hyperion birbirinden farklı ama birbiriyle bağlantılı 7 öyküyü içinde barındıran bir kitap. Bu çok doğru bir tanım olmadığı için tekrar deneyeyim. Roman, bir uzay gemisinde bir araya gelen, Hyperion isimli gezegene doğru giden 7 yolcunun (“hacı” olarak da tanımlamak mümkün çünkü kitapta “pilgrim” olarak bahsediliyor bu gruptan ve bunun en iyi karşılığı “hacı” aslında) derin uzayda yaptıkları yolculuklarının sonunda uyanması ve birbirleriyle karşılaşmalarıyla başlıyor. Aynı yere giden, umutsuz, üzgün, kırgın, kızgın, kırılmış yolcular bunlar. Yollarının sonunda hiçbirşey olmaması başlarına gelebilecek en iyi şeylerden birisi. Daha kötü ihtimaller arasında ölüm de var, ki grubun büyük kısmı için ölüm bir kurtuluş anlamına bile geliyor olabilir. Bu 7 hacı adayı neden orada olduklarını, neden Hyperion’a ve Shrike’a (birazdan bahsedeceğim) ulaşmaya çalıştıklarını, ne istediklerini, kısaca hikayelerini birbirlerine anlatmaya karar veriyorlar. Kura çekiyorlar ve 1’den 7’ye kadar numaralarla sıralanıyorlar. Roman boyunca her birinin hikayelerini dinliyoruz.

 

hyperion-3

Aynı zamanda bu hikayeler esnasında romanın geçtiği evrenin ayrıntılarını, geçmiş ve güncel olayları, politik ve kültürel ayrıntıları öğreniyoruz. Her hikaye ayrı bir güzelliğe sahip. Her hikaye önümüzde çizilen Hyperion dünyası resmini daha net, daha renkli, daha gerçekçi hale getiriyor. Empati sahibi bir okur olarak her hikaye okuyanı (benim durumumda dinleyeni) daha da üzüyor.

Hikaye sahiplerinden ve hikayelerden bahsetmeden önce biraz da romanın geçtiği evrenden bahsetmek gerek.

Zaman
Roman yaklaşık olarak günümüzden 800 yıl sonra 29. yüzyılda geçiyor.

 

Dünya
Bildiğimiz anlamda insanoğlunun ana vatanı olan Dünya gezegeni hatalı giden bir deney sonucu yokolmuş durumda.

 

Hegemonya (Egemenlik)
Bilinen anlamda devletler yerine gezegenler var artık. Gezegenler “The Hegemony” adı altında birleşmiş durumdalar ve gezegenler arası bir senato ve başında bir CEO tarafından yönetiliyorlar. Hegemonya’ya 135’den fazla gezegen, bu gezegenlerde yaşayan 200 milyara yakın insan var.

 

The Web (Ağ)
Bilim Yapay Zeka’nın gelişmesini başarmış, Yapay Zeka özgürlüğünü kazanmış durumda. Hegemonya’daki bütün gezegenler Ağ’a bağlılar, işlerin çok büyük kısmı bilgisayarlar tarafından yönetiliyor. İnsanlar her anlarında Ağ’a bağlılar. Bütün bilgisayarlar birbirine ve Ağ’a bağlılar. Sayısı bilinmese de oldukça yüksek sayıda Yapay Zeka var, insanlarla bir ortaklık içindeler ve aynı zamanda Senato’da danışmanlık ve karar alma hakları var. Yapay Zekaların tamamın oluşturduğu gruba kısaca The Core (Çekirdek) deniliyor. Aynı zamanda mevcut sistem yüzünen bilim, sanat gibi alanların neredeyse tamamında insan yaratıcılığı durmuş veya duraklamış durumda.

 

 

hyperion-5

 

Ulaşım ve İletişim
Keşfedilmiş Hawking motoru sayesinde ışık hızında veya daha yüksek hızlarda yolculuk yapmak mümkün, insanoğlu bu sayede yüzlerce gezegeni kolonileştirmeyi ve bunlara yerleşip yaşamayı başarmış durumda. Dahası “FarCaster” adı verilen sistem sayesinde aralarındaki mesafeden bağımsız olarak iki nokta arasında yolculuk yapmak mümkün. FarCaster kapılarını Stargate dizisindeki uzay kapılarına benzetmek mümkün. FarCaster’lar Çekirdek tarafından bulunmuş, üretilmiş durumdalar ve bütün kontrolleri Çekirdek üstlenmiş durumda. Dahası FarCaster’ların nasıl çalıştığı konusunda insanların bilgisi yok. Far Caster’lar gezegenler arası insanların dolaşımını, ürünlerin ticaretini mümkün kılıyor. Aynı zamanda birbirlerinden ışık yılı uzaklıktaki gezegenler arası anlık bilgi transferini de sağlıyor. Bu aynı zamanda FarCaster teknolojisinin Çekirdek ve Ağ için ne kadar hayati öneme sahip olduğunu gösteriyor.

 

 

hyperion-4

 

Ekonomi
Sistem Hegemony ve The Web’in üye ve koloni gezegenleri sömürmesi üzerine kurulu. İnsanoğlu ve Ağ (yapay zeka) kendilerine rakip olma ihtimali ne kadar az olursa olsun bütün rakipleri yoketme üzerine hareket ediyor. Bu yaklaşım sisteme dahil olmak istemeyen kolonileştirilmiş gezegenler için de, içinde başka canlıların yaşadığı gezegenler için de gerekli. Sisteme dahil olup sistemin kölesi olmak özendiriliyor. Sistemin dışında olmanın ise karşılığı kesin yokoluş. Hegemonyanın 400 yıllık tarihi insan ve yapay zekanın kanlı ve acımasız örnekleriyle dolu.

 

Ouster’lar (Atılmışlar)
Ağ ve Egemenlik tarafından pek bilinmeyen bir düşman Ouster’lar. Köklerinin insanlık uzaya açıldığında bir gezegene yerleşip onu kolonileştirmek yerine uzayın derinliklerine giden ve dönmeyenlerden geldiği sanılıyor.

 

Hyperion
Kitabın merkezinde, Ağ’ın ve Egemenliğin ise henüz dışında olan, bilinmeyi ve gizemi çok bir gezegen.

 

Shrike
Üç metre uzunluğunda, dört kollu, binlerce küçük gözü olan, zamanda ve mekanda hareket edebilen mekanik veya robotik olduğu düşünülen Hyperion’da ortaya çıkmış savaşçı. Kendisi ve hikayeleri etrafında kurulu bir kilise var ve Acının Efendisi (Lord of Pain) olarak adlandırılıyor.

 

 

hyperion-2

Şimdi bir de romanın kahramanları olan yedi kişilik ekipten kısaca bahsedelim:

Peder Lenar Hoyt (Birinci hikaye/Keşişin hikayesi: “Tanrı Diye Çığlık Atan Adam”)
Burada önce Peder Paul Dure’nin ve sonrasında da Peder Lenar Hoyt’un hikayesi anlatılıyor. 29. yüzyılda inananlarının sayısı oldukça azalmış olan kilisenin inançlarını ve Tanrı’yı arayan umutsuz ve üzgün iki rahibin hikayesi.

.
Albay Fedmahn Kassad (İkinci hikaye/Askerin hikayesi: “Savaş Aşıkları”)
En eski ve şu anda en az gelişmiş olan kolonilerden Mars’ta doğan ve büyüyen, gençlik yılları yokluk, suç ve sokak çeteleri içinde geçen, sonrasında asker olan ve müthiş başarılar gösteren Albay Kassad hikayesinde kimseyle asla paylaşmadığı en gizli sırrını, tek gerçek aşkını ve neden Hyperion’a geldiğini anlatıyor.

.
Martin Silenus (Üçüncü hikaye/Şairin hikayesi: “Hyperion kıtası”)
DÜnya daha yokolmadan önce orada doğmuş, çok zengin bir ailenin en küçük ve şımarık oğlu Martin küçüklüğünden beri şair olmak ister. Yaşadığı ve karşılaştığı akıl almaz zorluklar onu yüzyıllardır ortaya çıkmış tek gerçek şair olmaya yönlendiriyor. Hayatının amacı başladığı fakat henüz bitiremediği son ve en büyük eseri olan “Hyperion kıtası/şiiri”ni tamamlamak.

.
Sol Weintraub (Dördüncü hikaye/Akademisyenin hikayesi: “Lethe Nehrinin Tadı Acıdır”)
Hikayeler arasında beni en çok etkileyen ve üzen bu oldu. Küçük bir gezegende, bir üniversitede profesör olarak çalışan Sol’un, karısı Siri’nin ve kızları Rachel’ın hikayesi başlarda mükemmel bir çekirdek aile hikayesi olarak başlasa da, sonrasında Rachel’ın arkeolojik araştırmalar için Hyperion’a gitmesiyle ve geçirdiği kaza nedeniyle hayatları tamamen değişiyor.

.
Brawne Lamia (Beşinci hikaye/Dedektifin hikayesi: “Uzun Veda”)
Lusus isminde bir gezegende dedektif olarak çalışan Lamia için herşey bir öğleden sonra ofisine gelen ve kendisinin neden öldürüldüğünü araştırmasını isteyen bir Yapay Zeka cybrid’i (tamamen insan gibi etten ve kemikten ve DNA’dan oluşan fakat yapay zeka tarafından yönetilen kişi) ile başlıyor. Hikaye derinleştikçe Lamia için içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bu hikaye de kahramanını Hyperion’a getiriyor.

.
Konsolos (Altıncı hikaye/Konsolos’un hikayesi: “Siri’yi Hatırlamak”)
Birinci roman, Konsolos’un gözünden anlatılıyor. Romanda ismi söylenmeyen tek karakter bu. Konsolos’un hikayesi de iki parçadan oluşuyor. Birinci parçasında kendi aile geçmişini başkasının hatıraları üzerinden anlatıyor. İkinci hikayede, kendinden, kariyerinden, geçmişinden, Egemenlik ve Ağ için yaptığı görevlerden, yönettiği gezegenlerden ve sonrasında seçimlerinden, neden Hyperion’da olduğundan bahsediyor. Hayalkırıklığı, derin bir üzüntü ile anlattığı hikayesi ile romandaki hikayaler sonra eriyor.

.

Grubub yedinci kişisi olan Ağaç-gemi kaptanının hikayesi romanda gelişen bazı olaylar yüzünden anlatılmıyor.

.
Umarım anlatıklarımla ilginizi çekmeyi başarmışımdır. Hyperion bilim kurgu severlerin muhakkak okuması gereken bir kitap.

.

 

 

Robert A. Heinlein – Starship Troopers

Posted by kitaplog

Rahim ÇETİNEL

1997’de çekilen ilk filmden sonra 2004 ve 2008’de iki film daha çekildi Starship Troopers serisinin devamı için. Filmlerde aksiyonun çok ön planda olduğu, gelecekte geçen insanlar ve böcekler arası savaş konu ediliyordu.

starship troopers1

 

1959’da Heinlein tarafından yazılan romanda ise savaş oldukça arka planda. Juan “Johnny” Rico adında bir piyadenin (romanda MI ya da açılımıyla Mobile Infantry olarak geçiyor) bir birliğiyle birlikte böcek gezegenine inmesi ve saldırıyla başlayan roman sık sık Johnny’nin hatırlamalarıyla devam ediyor. Johnny’nin lise mezuniyeti zamanını hatırlamasıyla, sonra ani bir karar verip askere katılmasıyla, aldığı eğitimle, karşılaştığı zorluklarla ve bunlarla nasıl baş etmeye çalıştığıyla geçiyor roman.

 

 

 

Romanı anlatırken, romanın bahsettiği ve anlatmaya çalıştığı dünyadan bahsetmemek olmaz. Dünyanın Terran Federation adında bir devlet olarak oluşması ve bütün herkesin bu devletin bireyleri olması, ama vatandaş olabilmek için en az 2 yıllık gönüllü hizmet etmeleri gerekliliği dünyayı biraz daha farklı kılıyor bildiğimiz, okuduğumuz diğer kitaplardan.

 

starship troopers2

 

Roman basit bir savaş, bilimkurgu kitabı olmaktan çok öte. İçinde Johnny’nin aldığı eğitimlere yedirilmiş olarak oldukça yüklü felsefi tartışmalar mevcut. Vatandaş kimdir, sorumluluk ne demektir, masum kime denir, masumiyet nedir, hak nedir, özgürlük nedir gibi sorular romanın önemli kısımlarını kapsıyor. Günümüz dünyasına (romanda geçmis zaman oluyor), romanın zamanına göre 20. yüzyıl ortaları yapılan göndermeler, eleştiriler kitabın oldukça zevkli kısımları.

 

 

İçeriğiyle, yaptığı tartışmalarla muhakkak okunması gereken bir kitap.