Kitaplog nedir?

Mario Puzo – Sicilyalı

Posted by kitaplog

 
Filiz Kışlacık 

Geçmiş zamanda okuduğum halde hala en sevdiğim kitap unvanını koruyabilen bir esedir Sicilyalı. “The Godfather” (Baba) ile beni kendisine bağlayan, ardından tüm kitaplarını okumama neden olan yazar, bu tarz romaların duayenidir. Puzo “Karanlık Arena” olan ilk kitabı ile geniş kitlelere yayılamamış daha sonra bütün varlığını ortaya koyarak yazdığı “The Godfather”ile tabiri caizse turnayı gözünden vurup, Amerika ve tüm dünyada çok satanlar listesinin lideri olmayı başarmıştır. Daha sonra sinemaya uyarlanan eser bomba etkisi yaratmış, büyük başarılara imza atıp bu alanda da kendisini kanıtlamayı başarmıştır. Bilindiği üzere 1973 yılında Marlon Brondo “The Godfather” rolündeki başarısından dolayı Oscar’a layık görülmüş, törene kendisi gitmeyerek yerine Kızıldereli bir kız göndermiş, Amerika’nın kirli yüzünü anlatan bilgilendirici bir konuşma yaptırarak  töreni boykot etmiştir. Brondo aynı zamanda Oscar’ı red eden ilk sanatçı olmakla beraber, bu davranışıyla hayranlarının gönüllerindeki tüm ödüllerin sahibi olmuştur.
 

Yazar kitaplarında genel olarak İtalyan mafyasını konu edinmiş, uslubunda ki ustalık sayesinde okuyucuyu entrikalarla dolu, kendine özgün kuralları olan, jest için öldürüp, ölünen bu camiaya çekmeyi başarmıştır. “Sicilyalı”nın Mario Puzo’nun kariyerinde önemi büyüktür. Baba adlı romanına paralel yazdığı bu eserde ünlü İtalyan haydut Salvatore Giuliano’nun gerçek hayatından maceralarına dayanarak kurgulamıştır. Sicilya’lıların Robin Hood’u olarak bilinen Giuliano devrin şartlarına karşı duruşu ve isyankarlığı sebebiyle kanunlarla yıldızı barışmamış lakin halk tarafından çok sevilmiştir. Omerta (kutsal sessizlik) yasasının hakim olduğu Sicilya’da birisini ihbar etmek onursuzluk olarak görülüp,olayları halkın kendi kuralları dahilinde çözmesi bile bu gizemli dünya hakkında bize ipuçları vermektedir.
 
 

Kitabımıza geçecek olusak, Michael Corleone Baba’ya düzenlenen suikaste karışan bir polis müfettişini öldürdürmüş ve Sicilya’ya kaçmıştır. En sonunda sürgün hayatı bitip Amerika’ya dönüp ailenin başına geçmeyi hazırlanırken Don Corleone yani Baba tarafından bir görev verilir. Ünlü kanun kaçağı Salvator Guiliano’yu (yazar soyadı böyle kullanmayı uygun görmüş) tabi bulabilirse Amerika’ya kaçırmasını istemiştir. Guiliano ise son olarak Capo di capi’si (babaların babası) Don Croke ile savaşa hazırlanmaktadır. Bu vahşi ama inanılmaz savaşın galibi kim olacağı şöyle dursun, soluksuz bir maceranın içine dalacak, kimi zaman ihanetin kanlı bıçağını sırtınızda hissedecek, bazende sadakatin gücünü göreceksiniz. Savaşın şiddeti karşısında kanınız donacak aynı zaman içerisinde aşkın en saf haline şahit olacaksınız.

Büyüleyici bir güzelliğe sahip Akdeniz’in bu şirin adasından Amerika’ya uzanan bir macera. Değişik kültür ve yaşam tarzı. Benim Mario Puzo’ya hayranlığım şöyle dursun gerçekten klasik haline gelmiş bu destansı romanın okunması gereken kitaplardan olduğuna inanıyorum. Bilgilerinize sunulur:)

Keyifli okumalar,  görüşmek dileğiyle…

Sil Baştan / Ken Grimwood

Posted by goksel

Göksel ÖZBEK

Kitabı ilk gördüğümde, önce dıştan içeriye doğru daralarak giden saatlerin olduğu kapak tasarımı oldukça ilgimi çekti. Zaman kavramı konu olarak herkeste merak uyandıran bir tema olduğu için kitap da ilk bakışta birçok okuyucuyu kendine çekecektir.

Kahramanımız 1988 yılında 43 yaşında kalp krizi geçirerek ölüyor ve gözünü açtığında kendisini 1963 yılında üniversitedeki halinde buluyor. Buraya kadarı “Geleceğe Dönüş” veya “Kelebek Etkisi” filmlerinden de tanıdık. Malum gelecekte neler olacağını bilen birisi olarak herkesin yapacağı gibi bahisler oynuyor, bolca para kazanıyor, kendi karısından farklı bir kadınla evleniyor, zevki sefa derken 1988 yılında aynı günde yine ölüyor ve hoop kazandığı her şey o yaşamında kalmış şekilde tekrar 1963’e dönüyor. Bu şekilde, sürekli tarihin aynı devrinde, farklı yaşamlar sürüp aynı gün ölüp geri dönüyor. İşte burada kitap benzerlerinden ayrılıyor ve insanın aklına böyle bir kişinin yerinde olsam ben ne yapardım sorusu geliyor.

Kurgu gerçekten merak uyandırıcı, ama böyle bir kurgu üzerine yazmak bir yazar için çok zor olsa gerek. Çünkü sürekli tekrarlar, her tekrarda yeni bir şeyler oluşturma çabası okuyucuyu bir noktadan sonra bunaltıyor. Yazar da buralarda sıkıntı çekmiş olsa gerek ki, üçüncü tekrardan sonra iş, zaman felsefesinden kahramanımızın Pamela ile yaşadığı aşka kayıyor ve konu da bilimsellikten romantizme dönüyor. Hatta romantizmin dozunu artırmak için mi bilemeyeceğim araya gereksiz erotizm de katılıyor.

Bunun yanında yazar, tekrarların yaşandığı devri çok fazla Amerika odaklı örneklerle anlatıyor. Yaşanan olaylar ve dönemin ayrıntıları o kadar çok Amerika’ya özgü örneklerle, esprilerle anlatılıyor ki, söylenen isimleri ve olayları bilmediğiniz için doğrudan o paragrafı artık atlar hale geliyorsunuz. Bu aslında Amerikalı çoğu yazarın yaptığı bir hata, kitaplarını uluslar arası mecraya pazarlarken konularını maalesef ulusal seviyede tutuyorlar.

Bir başka aklıma takılan konu da, kitap 1986’da – tam da “Geleceğe Dönüş” serilerinin başladığı yıllar – yazılmış ve çok satanlar listesinde iyi sıralarda yer almış olmasına rağmen ülkemize nedense 2010 yılında gelebilmiş olması. Bu sebeple bahsedilen tarih dönemi 35 yaş ve üzerinin anlayacağı hale dönüşmüş.

Böyle bir kitaba mantıklı bir son yaratmak da ayrı bir sıkıntı olsa gerek. Konu o kadar açık ve hayal dünyasının ötesinde ki, olaya dur denilip, bir felsefi mesaj ve mantıklı açıklamanın geleceği zamanı bekliyor herkes. Yazar, yarattığı aşk öyküsünün de hafif yardımıyla olayı şöyle üstünden sıvayıp toparlayıp, fazla mesaj kaygısı taşımadan işi bitirmiş diyebiliriz.

Kitabın bomba kısmı: Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez ama çok yakından incelenmiş bir hayat da intihara değilse bile deliliğe yol açabilir.
Orjinal adı: Replay
Fiyatı: 8 TL
Toplam sayfa: 361
Not: 6/10

Aziz Nesin – Tatlı Betüş

Posted by kitaplog

Filiz Kışlacık

Mizah ustamızı saygıyla analım diyerek Tatlı Betüş’ü hatırlatmaya karar verdim. Tanıtmak demiyorum çünkü kitap olarak bilinmese bile 90′ların başında tv dizisi olarak yayınlanan bu eser (en azından 85 ve öncesi doğanlar için :-) ) genel olarak bilinir. Üstad ilk olarak 1958 yılında “Bayan Döviz” adıyla yazmış kitabı, içine sinmeyerek 1960′da “Bir Mirasçı Aranıyor” adıyla düzeltme yapmış, “Barış” gazetesinin kitap istemesi üzerine 1973′de “Tatlı Betüş”olarak eser son halini almıştır. Aziz Nesin toplumsal olaylara, çarpıklıklara, haksızlıklara mizah penceresinden bakan nükte ustası bir yazardır. Bugünlerde yaşasaydı kendisine iyi malzeme çıkardı diye düşünüyorum:)Günümüzde cesur, yansız,gördüğünü mizahla harmanlayabilen yazarlara hasret kaldık açıkçası. 80 öncesinin insana, hayata bakış açısı günümüzle kıyaslayınca  daha mı saf yoksa  dünya mı gelişiyor, biz mi kirleniyoruz?


 Kayıp İlanı
  
 Takriben kırk,kırkbeş yıl önce,beş altı yaşında bir çocukken,ilçedeki bir memur ailesine evlatlık olarak verilmiş bulunan Güllü adında akrabamızdan, o zamandanberi hiçbir haber ve bilgi alamadığımızdan kendisini aramaktayız.Tanıyanların,hayatta olup olmadığını bilenlerin,insaniyetlik namına adresimize bildirmeleri rica olunur.Yerini bildirenlere,hayatta değilse öldüğünü tanıklık edenler,ayrıca maddi olarak da memnun edilecektir.

 Yakın akrabaları adına İzmir (…) ilçesi Balkaç köyünden,kayıp Güllü’nün yeğenlerinden,
 Mahmut Yarlı

 
Mahmut Yarlı büyük halasını bulmalı, bulmalı ki mirasa konmalı. Bugüne kadar varlığı bile unutulmuş bir akrabanın iş paraya gelince ilanlarla aranmasına ne demeli? Romanda yüksek sosyetenin çarpıklıklarını, bozukluklarını karamizahla gözler önüne seriyor yazarımız. Tatlı Betüş üzerinden başka karakterleri gösteriyor aslında bizlere. Kendi menfaatlerimiz doğrultusunda, insanlar hakkında olumlu veya olumsuz nasıl fikir sahibi olduğumuzu anlatıyor bazen de. Evvel zaman içinde evlatlık olarak verilen Güllü gördüğü kötü muamele sonucunda belkide hayattan intikam almak istercesine türlü karaktere bürünüyor. Mahmut büyük halasını bulmak için gittiği her adreste karşılaştığı insanlar, kendi tanıdıkları isim ve şekillerde Tatlı Betüş’ü anlatmaya başlıyorlar. Kimi zaman Lokum Betül olarak, kiminde Prenses Feşafeş bazen de Bayan Döviz olarak karşımıza çıkıyor kahramanımız. Peki ama şimdi Tatlı Betüş nerede?
 

Kitabı tebessümle okuyacak, düşüncelere dalacak birazda kalbiniz sızlayacak. Mizahın benim gönlümde yeri her zaman ayrı olmuştur. Eğer siz de bu tarz kitapları seviyorsanız okuyun derim;) Yeni kitaplarda buluşmak üzere…
Sevgiler…

Elif Şafak – Pinhan

Posted by elife

Elife Büyükçolpan

“ Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile  bakarsan, kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın”.   

Yazarın ilk romanı olmasına rağmen çok başarılı bir iş çıkarmış. Yazarın bu kitabı yazdığında 25 yaşında olması, dili kullanma becerisi açısından beni çok şaşırttı. Yine etkili bir  tasavvuf masalı. Kitaba ilk başladığınızda birbirinden bağımsız gibi görünen bir sürü olay kitabın sonunda o kadar güzel bir şekilde birleşiyor ki, yazarın kurgu kabiliyetine hayran olmamak elde değil.

Kitabın dili daha önce bu tarz kitap okumayanlara ağır gelebilir. Kitap tarz ve dil olarak , biraz İskender Pala’nın Katre-i Matem’i ni,  biraz İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı andırıyor. Çok fazla Farsça ve Arabça kelimeler kullanılmış ancak kitap öyle bir hayal dünyasına sokuyor ki sizi, bir de bakmışsınız Pinhan’ın kendine yapmış olduğu yolculuğa kaptırmışsınız kendinizi,  her sayfada onunla beraber bir damla daha arındığınızı hissediyorsunuz.

 ”İsimler büyülüdür. Sade büyülü mü, isimler hem de büyücüdür. Bir isimle ol ismi taşıyan, evvela hemnam; bir zaman sonra hemsıfat ve hemmeşrep; derken hemdil, hemkadeh ve hemsohbet; en nihayetinde de hem sefer oluverirler. Sefer vakti kapıya dayandığında, yolcu yolunda, hancı hanında gerektir.”

Gönlün nereyi gösterirse o yöne git diyen Durribaba’nın türbesine attığı adımla çıktığı yolculuğun hikayesidir Pinhan.  Ağaçtaki çocuktan Pinhan’a dönüşenin ve,  Akrep Arif ‘ten Nakş-ı Nigar’a dönüşen mahallenin hikayesidir.

 Yine batıl inançlar, efsaneler,mahalleler, koca karılar, hayal gücü, sufilik, hepsi bir arada. Elif Şafak’ın hemen hemen bütün kitaplarını okudum ve en çok beğendiğim kitabı oldu diyebilirim. Elif Şafak ve bu tarz romanlar sevenlere tavsiye ederim.

” Periden güzel huriden müstesna

Sebebi envai bela türlü cefa

Yedi düvel çehrene müptela

Ben garip aşık-i şeyda iken

Terk-i can etmen reva mı bana

Bi-vefa, bi-vefa, bi-vefa…”

Gregory David Roberts – Shantaram

Posted by kitaplog

 

Filiz KIŞLACIK

Merhaba,
 

“Biri bana bu kitabın ne ile ilgili olduğunu sorarsa, ona dünyada ki her şeyle ilgili,diye cevap veririm”. Kapağındaki bu yazı dikkatimi çekti ve alıp okumama neden oldu. Etkilendiğimi söylemem gerek… Aşkı,insan sevgisini, yardımlaşmayı ve saf iyiliği, bununla birlikte macerayı bir arada bulucağınız, film tadında sürükleyici bir roman. Shantaram’da birçok karakterle tanışacak ama en önemlisi Bombay’ın renkli dünyasına adım atacaksınız. Kalın bir kitap olmasına nazaran (863 sayfacık:-)) akıcılığı ve dilinin sadeliği sayesinde nasıl bittiğini anlamayacaksınız. Gregory David Roberts’ın bir dizi silahlı soygun suçundan dolayı on dokuz yıl hapse mahkum edilmesi ve hapisten kaçıp on yıl boyunca Bombay’da kaçak yaşaması kitabı ayrıca ilginç kılıyor. Yazar gecekondu sakinleri için ücretsiz bir klinik işletmiş, Bombay mafyası için kalpazanlık ve silah kaçakçılığı yapmış. Tekrar yakalanınca da cezasını çekip serbest kaldığında başarılı bir medya şirketi kurmuş. Şimdi artık tam zamanlı bir yazar olup Bombay’da yaşamaktaymış. Kitap otobiyografi olmakla birlikte yazarın dürüstlüğüne şapka çıkartmak gerekli diye düşünüyorum. Edindiği tecrübeleri ve yaşadıklarını ustalıkla hikayeleştirebilmesi ise ayrıca taktire şayan. Bu kitapta yazar çıktığı içsel yolculuğa bizleri de davet ediyor…

Kitaptan kısaca bahsedecek olursak: Lindsay banka soymak suçundan hapse girmiş, gardiyanlardan inanılmaz dayaklar yemiş, bunun akabinde hapisten kaçıp, Hindistan’ın Bombay şehrinde kaçak yaşamaya karar vermiştir. Şehre ayak basmasıyla birlikte Prabaker o kocaman gülümsemesiyle önce rehber olarak girer Lindsay’ın hayatına, daha sonra arkadaşı olur. Birlikte şehrin en karanlık köşelerine adım atarlar. Önce adı değişir kahramanımızın, nam-ı diğer Linbaba (Tanrı’nın huzuru bahşettiği) olur. O artık hintliler gibi kalbini açmayı, onlar gibi üzülüp onlar gibi sevinmeyi öğrenmektedir. Gecekondu mahallesinde yaşamaya başlamısıyla birlikte oradaki insanların zor hayatlarına şahit olur ve hiçbir şekilde sağlık hizmetinden yararlanamayan bu insanlara (ilkyardım ve teşhis-tedavi konusunda gayet bilgili) ücretsiz klinik açar.

Romanda insanların bu zor şartlara rağmen mutlulukları ve komün yaşam tarzlarını ayrca taktir ettim. Kendi hayatıyla birlikte başkalarının da yaşamını iyileştirme çabası Linbaba’ya bir çok dost kazandırır. Lakin kahramanımız hayatını yolunu sokmaya çalışırken burada da suça karışmaktan geri durmaz. Kadirhbai adında çok güçlü bir mafya babasıyla tanışmasıyla birlikte maceraya adım atar. Kadirhbai ile Linbaba’nın aralarındaki felsefik tartışmalar ise kitabı ilginç kılan bir diğer unsur.

İşte böyle…
 

Linbaba ile birlikte aşık olup, suça karışmaya, güzel dostluklar edinip, güçlü düşmanlarla mücadele etmeye, Bombay’ın renki sokaklarında dolaşıp, Hindistan’ın köylerine ziyaret etmeye ve Afganistan’da savaşmaya ne dersiniz? Düşmeyen temposuyla ve renkli insanlarıyla kaçırılmaması gereken bir kitap. Ben çok sevdim, ilgilenenlerin beğenilerine sunulur;)

Görüşmek dileğiyle…

Jodi Picoult – Kız Kardeşim İçin

Posted by kitaplog

Filiz KIŞLACIK

Merhaba,
 
“Kız Kardeşim İçin”, ben olsaydım ne yapardım sorusunu kendinize bolca soracağınız bir kitap. Kime hak vereceğinize şaşıracak, mantığınızla ile yüreğiniz yer değiştirecek ama sonuçta işin içinden çıkamayacaksınız. Zaten Jodi Picoult’un yazmaktaki ustalığı, konunun daha önce işlenmemiş olması bu kitabı okumamız için başlıca sebeplerden. Romanın yapısı itibariyle tıbbi ve hukuki terimler bolca mevcut olmakla birlikte yazar bunları ustalıkla harmanlamayı başarmış. Kitabımızda her bir aile üyesi olayı kendi bakış açısından anlatıyor. Böylelikle hepsinin duygu ve düşüncelerine, olaydan nasıl etkilendiklerine şahit oluyoruz. Ayrıca yazar için Stephen King övgü dolu sözler sarfetmiştir ki daha önce başka bir yazar için böyle şeyler söylediğini duymadım;) Bir de maalesef geçen sene bu canım romanın sinemaya kötü bir uyarlamasını yaptılar ki hiç o konuya girmek istemiyorum…
 


 

Gelelim kitabımıza… Mutlu bir yuvaya sahipken birden kızlarına lösemi teşhisiyle sarsılan aile çocukları yani Kate’ye ilik verebilmesi için laboratuar ortamında genleri özel olarak seçilen bir çocuk yapmaya karar veriyorlar. Anna böyle bir görevle dünyaya geliyor. Hiç hasta olmadığı halde sayısız ameliyat, operasyon geçiriyor ve bunları hiç  sorgulamıyor. Taa ki ablasına bir böbreğini vermesi istenilene kadar. Anna’nın mahkemeye başvurmasıyla olaylar başlıyor. Kate böbreği alamazsa  ölecek. Anna böbreğini verip de ya birgün kendisi de hastalanırsa ne olacak? Kahrolan anne, çaresiz baba, birbirlerini çok seven iki kız kardeş, bu aile içerisine sıkışmış varlığını suç işleyerek ispatlamaya çalışan abi.Bu aileye ne olacak?Süprizlerle dolu,ne  zaman ne olacağını kestiremeyeceğiniz bir kitap. Mahkemeyle ilgili bölümleri soluk soluğa okuyacak, gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız(en azından bende öyle oldu:-)) Bu kitaptan sonra yazarın takipçisi olacağınızı düşünüyorum.
 
 
İşte böyle… Konu her ne kadar üzücü olsada gereksiz duygusallıklara  yer vermediğini söyleyebilirim. Ama siz yine de bunun öncesinde veya sonrasında eğlenceli bir kitaba yer verin :) Bir arkadaşıma önce Uçutma Avcısı`nı arkasından da Kız Kardeşim İçin`i önerdim, ufak çapta bir depresyon geçirmekte ama bir,iki sayı “Uykusuz” okursa birşeyciği kalmayacağına inanmaktayım ;) Görüşmek üzere, keyifli okumalar…

Jean Christophe Grange – Ölü Ruhlar Ormanı

Posted by kitaplog

 

ÖZDEN YAVUZ

 

Uzun zamandır okumayı planladığım bir yazardı Grange. Elimde iki romanı olmasına karşın yeni çıkan kitabını görünce onu alıp okumaya karar verdim.

Kitap 3 bölümden oluşuyor. Av, Çocuk ve Halk. İlk bölümü ne olacak, nasıl gelişecek diye merak ederek 2 günde okudum, ancak gidişat maalesef okuma hızımı kaybettirdiğinden kalanını 10 günde bitirdim. Ağır yazılmış ben de ağır ağır, okumakta olduğum diğer kitaplardan arta kalan zamanlarda okudumJ Bitireli 2 hafta kadar oldu, aklımda kalanları aktarmaya çalışacağım.

Jeanne Korowa 35 yaşlarında, Paris’te yaşayan, başarılı bir sorgu yargıcı. Ancak özel hayatında oldukça mutsuz. travmalarla dolu kötü bir çocukluk geçirmiş. Küçük yaşlarında ablası sapık bir katil tarafından parçalanarak öldürülmüş. Katil bulunamamış. Annesi kendini toparlayamamış ve Jeanne’la hiç ilgilenmemiş. Başarılı bir üniversite hayatından sonra Arjantinde bir dönem geçirmiş. Sonrasında sorgu yargıcı olarak çalışmaya başlamış. Depresyon nedeniyle uzun süre hastanede yatmış. Gittikçe artan dozlarda kullandığı ağır ilaçları var. Özel ilişkilerinde hep kötü adamları bulmuş. Hepsi hüsranla sonuçlanmış. Kadın erkek eşitsizliğini ve modern şehir hayatında, çalışan kadının yerini sorgulayıp duruyor. ( e çok uzattın, artık sadede gel diyorsunuz değil miJ ama Grange uzatmış, ben ne yapayım?) neyse, son sevgilisinden yine kötü bir şekilde ayrılıyor. Jeanne evlilik ve çocuk lafları etmeye başlayınca adam hemen kaçıyor. Bu Jeanne’a çok dokunuyor. Thomas (son sevgili) takıntı haline geliyor. Yetkilerini kötüye kullanarak Thomas’ın gittiği psikiyatrın telefonlarını ve ofisine dinlemeye aldırıyor. Olaylar da işte bundan sonra başlıyor. O sıralarda bir arkadaşının sayesinde dışarıdan dahil olduğu vahşi şekilde öldürülüp, parçalanarak yenen kızların soruşturmasıyla ilgili olarak, psikiyatrın seanslarını dinlerken önemli bilgiler ediniyor. (ne tesadüf ki) bu yamyam seri katil, bu psikiyatrın hastası. Babasıyla birlikte seanslara devam ediyor. Böylece Jeanne katilin izini sürmeye başlıyor. Sadece adının Joachim olduğunu bildiği katil ve babasının peşinden Latin Amerika’ya gidiyor ve kendini kanlı bir takibin içinde bulmakla kalmıyor, bölgenin kan vahşet ve acılarla dolu siyasi tarihini yaşanlardan öğreniyor ve insan hayatını hiçe sayan kan ticaretini yakından görüyor…

 

 

Dediğim gibi, ağır başlayan ağır ilerleyen ağır biten bir kitap. Giriş çok uzun. Boş yere yazılmış, olmasa da olur çok şey var. Karakterler iyi oturmamış. Katili hemen anlıyorsunuz. Zaten katil olabilecek başka kişi yok. Şansa fazla yer vermiş. Kendisinin bile gözüne batmış olacak ki, Jeanne Korowa bir yerde, sorgu ve araştırmada şansın büyük önemi olduğunu söyleyen bir tecrübeli meslektaşının sözlerini hatırlıyor. Ve kendisinin de şansının yaver gitmesinden memnun oluyor. Ama Jeanne’ın şansı o kadar yaver gidiyor ki gıpta ettiğimi söylemek isterim.

Kitaba fazlaca reklam alındığını da söylemeden edemeyeceğimJ Zor anlarda coca cola zeronun ferahlatıcılığı, XXX marka kahvenin muhteşem kokusunun uyuşukluğunu ya da yorgunluğunu alması, XXX marka arabalar, XXX marka gömlekler ayakkabılar…

Bir de ormandaki bölümler kesinlikle zorlamaydı. O bölge insanının bile girmekten çekindiği, uzak durduğu ormanda, her karışını biliyormuş gibi, Fransa’da modern hayatın içinde ömür geçirmiş bir sorgu yargıcı olarak, komandolara taş çıkaracak bir kaçış gerçekleştirdi. Dedim ya kendisini gıpta ile izledimJ Hiç olmazsa giriş bölümünde Jeanne’ın çocukluğuna kadar gereksiz ayrıntılar vereceğine, özel merakı olarak sporla uğraştığını, çetin doğa gezilerine katıldığını falan anlatsaydı ben de o kadar yadırgamaz, “hadi canım sen de” demezdim okurken. 

Ancak, kitabı rehavet içinde okurken, (nasılsa Jeanne oluşacak her sorundan kurtulacak, istediği her bilgiye, her yere, herkese ulaşacak) tek bir yerde gözlerimi şaşkınlıkla açıp, ürpererek yerimde şöyle bir doğruldum. Katille ormandaki son karşılaşmaları… Başından beri çok şeyi tahmin etmeme rağmen, hatta o kaçış sahnesinde Grange’ın Jeanne’ın kafasındaki düşünceleri yazmasından, katilin ondan bir adım önde olduğunu ve kesinlikle bir yerlere çekildiğini düşünmüştüm de, o derece yakınlaşma aklıma gelmemiştiJ Evet orman katilin içindeydi. Bence kitabın çıkış noktası burası. Ve benim için kitaptaki tek vurucu bölüm.

Sonu da havada kalmış. En azından birkaç sayfa daha yazmalıymış. Son cümleler bana ortaokullarda yazdığımız kompozisyonları hatırlattı. Giriş gelişmeden sonra sonuç, “evet dersimizi aldık, artık hayatımızdan şikayet etmemeliyiz” J

Bütün bunlara rağmen kitabı beğenmediğimi söyleyemeyeceğim. Çok çok iyi yazılmış kurgulanmış bir kitap değil ama konusu hoşuma gitti.

Latin Amerika’daki siyasi çalkantılar ve devrimlerin akıttığı kanlarla, ilkel insanın yamyamlığının kanları karşı karşıya geliyor. İlkel vahşet modern vahşet. Birisi iç güdülerle diğeri keyifle yapılıyor. Canlı canlı yakılan insanlar, akıl almaz işkenceler, henüz doğuran kadınların öldürülmesi, bebeklerin başkalarına verilmesi, bunları yapanların cezalandırılmamaları ve yaptıklarından hiç pişmanlık duymamaları, kaybolan evlatlarının cesetlerini bulabilmeye bile razı olan Plaza Del Mayo annelerinin ızdırapları, uçaktan okyanusa timsahlara yem olmaları için atılanlar… ilkel insanla modern insanı karşı karşıya getirme fikri hoşuma gitti. Üzerinde biraz daha çalışsaydı çok daha iyi bir gerilim ve macera çıkabilirdi. ( ben kafamda çok daha farklı yazdım kitabı. Hayal gücüm sağolsun, Grange’ın yarattığı vücuda başka kıyafetler giydirdim. )

Neyse, fazla uzatmadan bitireyim. Büyük beklentiler içinde olmazsanız, Latin Amerika ve cangılda hoş bir macera geçirebilirsiniz.

NOT: gece kitapla ilgili düşüncelerimi henüz bitirmiştim ki, Göksel Özbek’in Koloni ile ilgili yorumlarını gördüm. Kitabın bomba kısmında geçen “asıl üzücü olan, her birimizin içinde bir nazinin bulunması. İstinasız hepimizin.” cümleleri, ( bu zamana kadar bir türlü oturtamadığım, nasıl yapabildi diye düşündüğüm), Jeanne’ın katilin kulağını ısırarak koparması ve parmağını sokup bir gözünü çıkarması (!!!!) olayının yazılma nedenini kafamda açıklığa kavuşturdu. Göksel Özbek’in yorumuna bakarak, Koloniyi okursam Ölü Ruhlar Ormanını tekrar okuyormuşum gibi hissedeceğimi anladığımdan, bir dahaki sefere elimdeki diğer kitabı Şeytan Yeminini okuyacağım.

Son olarak, şu anda okumakta olduğum Altan Öymen’in Öfkeli Yıllarını, belki kısa süre içinde yorum yazma fırsatı bulamayabilirim diye düşünürek, şimdiden herkese şiddetle tavsiye ediyorum.

Koloni / Jean Christophe Grange

Posted by goksel

Göksel ÖZBEK

Jean Christophe Grange kitaplarını seversiniz sevmezsiniz ama hakkını vermek gerekir ki yazar her romanında kendine özgü, daha önce işlenmemiş bir konu, cinayet türü, sebebi vs. yazabiliyor. Bir dolu polisiye-gerilim türü romanda farklı şekilde işlenen cinayetler konu alınır ve yazarlar iç organları şöyle etrafa saçılmıştı, kanlar böyle her yere sıçramıştı diyerek olayın vahşetini anlatmaya çalışır. Grange ise romanlarında bu tür alışılagelmiş betimlemelere girmeden, her hikâyesinde özgün bir nokta oluşturabiliyor.

Bu kitapta “Tunus Gülümsemesi” olarak bahsettiği ağzın kulaktan kulağa kadar kesilmesi şeklini ilk burada duydum ve belki biraz sadistçe ama beni o kadar etkiledi ki; bir süre fazla güler yüzlü arkadaşlarımla karşılaştıkça aklıma o sahne geldi. Yaralarından iğne yapılacak yeri kalmayan eroinmana yapılan “son şans iğnesi” kısmını okurken de bir an içiniz ürperecektir. Son olarak da – ki zaten kitabın ana temasını oluşturuyor – insanın kulağına yapılan bir müdahale ile acı çektirip, kalbini durdurarak öldürülmesi fikri, yazarın araştırmalarının ve emeğinin meyvesi olarak duruyor. Bunca yıldır bu tür romanlar okurum hiç böyle bir cinayet şekli okumadığım gibi düşünmemiştim de. Kitapla ilgili ipucu vermemesi açısından bu şeklin ayrıntılarına girmeyeceğim ama hakikaten helal olsun.

Grange’ın bir başka beğendiğim yönü de; romanlarını geniş bir coğrafyaya yayması ve yerküre üzerindeki diğer ülkeler hakkında genel kültür niteliğinde tarihsel ve toplumsal konularda bilgi vermesi. Aynı şeyi, kısmen yanlış bilgilerle, “Leylekler Uçuşu” romanıyla çok az olarak ve “Kurtlar İmparatorluğu” romanıyla bolca Türkiye için yapmıştı. Bu romanda da anlattığı Şili’deki Pinoche diktatörlük zamanları, Fransızların Cezayir ve Kamerun’daki işkenceleri ve başroldeki Ermeni karakter dolayısıyla Ermenistan ve bağlantılı olarak ortodoks-katolik kıyaslamaları gerçekten hoş ve bilgi vericiydi. Baş karakterimizin Ermeni olması ilk başta hassas konulara girer mi acaba diye beni biraz tedirgin etti ama çok ufak 1-2 cümle dışında malum konular konuşulmadı ya da çevirisinde çevrilmemiş.

Bu güzelliklerin yanında ne yazık ki kitabı bayağılaştıran yerler çokça var. Kitabın sonu en kötü kitap sonları listesinde zirveyi zorlayacak klasik Türk filmi kıvamında. Son 20-30 sayfaya geldiğinizde doğrudan son sayfaya geçmenizi bile önerebilirim. Genç polisimizin çocuklarla karşılaşıp dağıldığı sahne de pek oturmamış. İlaveten, kahramanların geçmişleri hakkında çok gereksiz ve kitapta olup olmaması fark etmeyecek, biraz da inandırıcılıktan uzak kısımlar da can sıkıcıydı. Ermeni karakterin oğlunun Ermanistan’a kaçmış olması da kitabın sonlarındaki sürprizden sonra biraz havada kalıyor.

Yine de, hani bazı takımlar için yener yenilir ama her maçında pozitif futbol oynar denir ya, o misal Grange’ın romanları da iyidir kötüdür ama her romanında diğerlerinden farklı bir taraf her zaman olur. Ayrıca bu kadar roman yazmış olmasına rağmen kendisini çok az tekrarlamayı başarabildiği için emeğe saygı duymaktan başka çaremiz kalmıyor. Asgaride bu şekilde devam etmesini umuyoruz.

Kitabın bomba kısmı: İsrailli’nin, Nazilerin işkenceleriyle ilgili hazırladığı bir sunumdan sonraki yorumu : “Başka bir odada, size, İsrail milislerinin Filistinli bir yeniyetmenin kollarını ve bacaklarını taşlarla kırarken gösteren bir filmi izlettirebilirim. Kin, bu dünyada en iyi paylaşılan yetenektir. (…) Asıl üzücü olan, her birimizin içinde bir nazinin bulunması. İstisnasız hepimizin.”

Orjinal adı: Miserere
Fiyatı: 10 TL
Toplam sayfa: 422
Not: 7/10

Ahmet Ümit – Sis ve Gece

Posted by kitaplog

FİLİZ KIŞLACIK

 

Merhaba,
 
Dün bitirdiğim bu kitabı anlatıp anlatmamak arasında kararsız kaldım aslında. Polisiye roman sever biri olarak arkadaşımın (Elife`nin) ısrarı üzerine yazarın Beyoğlu Rapsodisi adlı kitabını aldım ilk olarak. Açıkçası benim bu tarz kitaplarda ki beklentimi karşılamadı. İkinci bir şans olarak (yalnız Ahmet Ümit ben kitaplarını okumuyorum diye çok üzülüyorda sanki lütufta bulunup şans veriyorum :-) ) Sis ve Gece`yi okumaya başladım. Evet yazarın uslubu akıcı, dili anlaşılır kitap nasıl bitiyor anlamıyorsunuz bile ancak bir Sherlock Holmes bir Agatha Christie`den  aldığım hazzı bulamadım. Ahmet Ümit genel olarak mekanlar ve karakterler üzerinde çok ayrıntıya giriyor bana göre. Neyse kitabı tanıtmadan önce yazar hikayenin ortasında öyle bir şey yapmış ki  bütün heyecanım kayboldu bunu söylemeden geçemeyeceğim :)
 

Gelelim hikayemize; MİT ajanı evli ve iki çocuk babası olan Sedat bir gün arabasında vuruluyor ve yasak ilişki yaşadığı Mine aniden ortalardan kayboluyor. Teşkilatın içinde dalgalanmalar yaşanırken Sedat kimseye belli etmeden sevgilisini bulabilecek mi? Peki Sedat`ın vurulmasıyla Mine`nin kaybolması arasında bir ilişki var mı?Terörist örgüt tarafından planlı bir olay mı yoksa sadece raslantı mı? Bu sorulara cevap ararken bir solukta okunacak keyifli bir kitap. Çok fazla kafa yormamak ve iyi vakit geçirmek istiyorsanız tavsiye edebilirim.
 

Ahmet Ümit genel olarak kalemi güçlü bir yazar. Sezar`ın hakkı Sezar`a:) Valla çok biliyorsan otur da kendin yaz diyebilir, ben de o zaman yazamadığımıdan dolayı bu kadar rahat eleştirebiliyorum diyerek gönlünü alabilirim sanırım :)
Görüşmek dileğiyle…

Ahmet Ümit – İstanbul Hatırası

Posted by kitaplog

Elife BÜYÜKÇOLPAN

 

İstanbul; rüyaların şehri…  Asırlardır süregelen savaşlara, aşklara, depremlere, yangınlara ev sahipliği yapmış, boynunda inci gerdanlığıyla süzelen masum bir gelin gibi iki kıtanın tam arasında.

Şimdi İstanbul’a kötü davrananlardan alınan intikamın maktülleri için cinayetlerin arka bahçesi olmuş olanca ihtişamıyla.

Kitabı okurken İstanbul’un her köşesini ayrı güzellikle anlatmış Ahmet Ümit, yine müthiş tasvir yeteneğiyle sanki anlattığı güzelliklerin tablosunu çiziyor sizin için. Belki her gün önünden geçip de, kimin için, ne zaman, kim tarafından, nasıl yapıldığı konusunda bir saniye bile düşünmediğimiz İstanbul’un görkemli yapılarının önünden bu kitabı okuduktan sonra geçerken kafanızı kaldırarak şöyle bir bakacağanızı temin edebilirim.

Yedi hükümdar, yedi tarihi mekan, yedi gizemli olay ve yalın bir gerçek.

Sarayburnu, Çemberlitaş, Fatih Cami, Altın Kapı, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii hepsiyle ilgili tarihçeleri okurken zaman tünelinde seyahate çıkmış gibi hissedeceksiniz.

Roma İmparatorluğu’ ndan Bizans’ a, oradan Osamanlı’ya ve günümüze binlerce yıllık tarihiyle İstanbul başrolünü oluştururken, başrol oyuncuları kendi İstanbul’unu anlatıyor.

Bir taraftan İstanbul tarihini özümserken diğer taraftan da ipuçlarını toplayarak cinayetleri çözmeye çalıştığınızı hissedeceksiniz.

Polisiye ve tarih romanlarını sevenler için şiddetle tavsiye edebileceğim bir kitap. Daha önce Ahmet Ümit okumuş olanlar varsa tereddütsüz alıp okusunlar. Ahmet Ümit’in okuyacağınız ilk kitabıysa başlayın ve devam edin derim. Keyifli okumalar.