Patrick Suskind - Koku
Koku, Alman yazar Patrick Suskind’in kokular üstüne ortaçağ sonrasında Fransa’da geçen bir romanı. 2006 yılında filmi de çekilen ve oldukça ilgi görmüş olan roman kendini çok rahat okutuyor.

Patrick Suskind’i tanıyan bir insan değilim, eserlerini takip de etmiyorum ki toplamda 6 tane romanı var bildiğim kadarıyla. Koku romanıyla tanışmam da İstanbul’da evinde kaldığım sevgili arkadaşım Uygar’dan söz konusu romanı ödünç almamla olmuştu. Kendisinden ödünç aldığım bir diğer roman da Anubis’in Kapıları romanıydı ki ondan da sonra bahsetmeyi unutmamak gerekir aslında.

Herneyse, Koku hayatı zorluklarla başlayan bir karakterin hikayesini anlatmaktadır. Doğumundan itibaren hayatındaki zorluklar eksik olmayan karakterimiz Grenoille (muhtemelen Granül falan diye okunuyordur Fransızlarca) aynı zamanda romanın başkahramanı. Kahramınımızın en önemli özelliği de ormanda 100 köpek burnu gücünde olan burnu ve kokuları algılama yeteneği. Romanın, ortaçağda, pislikten geçilmeyen Paris’de geçtiği de düşünülürse yazarın kahramınımıza yaptığı aslında tam bir işkence.
İşkence tabiri belki bizim için geçerli, Granül için böyle birşey sözkonusu değil; kendisi kokuları sınıflandırmakla ve yeni kokular bulmakla geçiriyor hayatı, üstelik ilk gençlik yıllarında deri yapım atölyesinde çalışıyor veya bir diğer ismi ile tabakhane.
Bugün olsa milyonlarca dolar kazanabilecek, paraya para demeyecek, yatlar katlar ve hatunlarla dolu bir hayat yaşabilecek olan Granül o günlerde kendisini koku saklamaya ve mükemmel kokuyu bulmaya, bunun için de birbirinden güzel gencecik kızları öldürmeye adıyor ve olaylar gelişiyor…

Romanda ilgiyi çeken pekçok şey olsa da benim için özellikle yazarın dünyayı Granül’ün gözlerinden ve algılayışından anlattığı kısımlar güzeldi. Genel olarak eğlenceli ve kendini okutan bir roman olduğunu ve güzel zaman geçirmek isteyenlerin rahatlıkla okuyabileceği bir roman olduğunu da eklemek isterim.
.
.
.
*****************************
- August 15th
Koku kitabini okumadim ama 2006 yilinda cekilmis olan filmini birden fazla defa izlemisimdir. Baslangicta “ne len bu” dediginiz bi icerige sahip bir hikaye. Filmin basindaki sahneleri izlerken, siddet yemek yememenizi tavsiye ediyorum. Zira Fransa en kötü ve et pazarinda doguyor bizim kahraman. Dogar dogmaz kokulari algilamaya basliyor.
Sonuna kadar da kendini hissettiriyor bu merak konusu.
Filmin yönetmeni ise burada, kokulari izleyiciye belirtmek icin birkac ilgi cekici sahne ekliyor.
Ama sunu belirtmeliyim ki, baslangicta “ne len bu” derken meraklanmaya da basliyorsunuz.
Ama o güzelim kizlara kiydigi icin insanin bu psikolojik sorunlari olan herife gicik oldugunu da söylemem gerekir, en azindan ben oldum :@