Özdemir ASAF: Yuvarlağın Köşeleri
KONUK OKUR: YILMAZ KEMAL YÜCE
Özdemir ASAF: Yuvarlağın Köşeleri
Bir edebi eser üzerine eleştiri yapma, hatta yazma işi söz konusu olduğunda ilk ve önem arz eden hareket noktalarından birinin eserin edebi türünün olduğunu düşünmüşümdür. Eserin edebi türü, onun hakkındaki ilk değerli bilgileri sağlaması açısından sizin, onun bir potansiyel okuru olup olmadığınızın, kısacası onu okumaya ilgi duyup duymadığınızın değerli bir tanımlayıcısıdır.
İşte bu algımın da bir sonucu olarak, eleştiri yazıma sizlere kitabın adı, tadı ve yazarından önce türünden bahsederek başlamamın doğru olacağını düşündüm.
KİTAPTAN ÖNCE BİR BAKIŞ: ÖZDEYİŞ
Bu eleştiri yazısının odak noktası olan eser “özdeyiş” türünde bir kitaptır. “Özdeyiş” bileşik sözcüğünün anlamını yapıtaşları olan kelimeler gayet belli etmekteyse de açıklama ve tanım bekleyen sevgili okurlar için bir kıyak yaparak diyebiliriz ki - bu arada “kıyak yapmak” fiilinin kökenine bir ara göz atın derim – Türk Dil Kurumu, her ne kadar “Bir düşünceyi, bir duyguyu, bir ilkeyi kısa ve kesin bir biçimde anlatan, genellikle kim tarafından söylendiği bilinen özlü söz” diyerek uzun uzadıya tanımlasa da biz özetle “söyleyeni genellikle bilinen, kısa, net ve anlamlı söz” diyebiliriz. Sözlüklerde “vecize”, “özsöz”, “ülger”, “aforizm”, “aforizma” ve “motto” kelimeleri eşanlamlıları olarak geçmektedir. Bunun yanında eski dilde “cümle-i hekimiye” ve “kelam-ı kibar” gibi karşılıklarının bulunduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.
Bir kitap eleştirisi için bütün bu gereksiz sayılabilecek lakırdıları okuma zahmetine katlanan güzel insan, değerli okur; aklına gelen ilk soruya cevaben; her söylenenin bir vecize olmadığını ve bir deyişin bir vecize olabilmesi için bazı önemli anlatım niteliklerine sahip olması ve bazı esasları sağlaması gerektiğini hatırlatmak isterim. Bir vecize, anlatım dili itibarı ile çoğunlukla geniş zamanda çekilmiştir ve bir genel kanıya ulaşan cümle ya da cümlelerden meydana gelir. Bu bakımdan, sürekli olarak atasözlerine benzetilseler de aslında onlar gibi metaforik anlamlar değil, daha çok gerçek manalı karakter taşırlar. Diğer taraftan, tıpkı atasözleri gibi yaşanmışlıkların, deneyimlerin ve gözlemlerin ardından dile getirilmiş, söylenmişlerdir. Ve, gayet ciddi ifadelerden meydana gelebildikleri gibi gayri ciddi hatta mizahi unsurlar da taşıyabilirler.

Bütün bu detaylardan çok daha önemli olmak üzere; bir deyişi vecize yapan iki esas olduğu söylenir. Deyişin, tam anlamı ile bir vecize olabilmesi için öncelikle, bir toplumsal karşılık ve kabul kazanması beklenir. Tam da bu kabulü takiben, deyiş ya da söylemin zamanla savaşı başlar. Zamanın doğal seleksiyonundan geçen deyişlerin, söylendiği dönem; ortam ve bağlamdan bağımsız geçerliliği böylece test edilmiş olur. Sonuçta “söylenegelenler” ve “söylenegelecekler” bu sınavı vermiş ve vecize olmuşlardır.
Zaman içerisinde vecizelerin temeltaşı olduğu kitaplar yazılmış ve bunların türleri de vecize olarak adlandırılmış. İddialara göre tarihte ilk defa Eski Yunan Edebiyatı’nda vecize türünde kitaplar yazılmış. Avrupa ise bu türle, Klasizm Edebiyatı döneminde Larochefoacauld’ın “Maximes” (Vecizeler) adlı eseriyle tanışmış.
Türk Edebiyatı’nda ise bu türde eser veren ilk yazar Cenap Şahabettin’dir. Vecizelerini topladığı kitabına “Tiryaki Sözleri” adını vermiştir.
Kitabın türü hakkında yeterli sayılabilecek bu “öff be ne uzun girişmiş” tipindeki önbilgilendirmeyi müteakip asıl odak noktamıza; kitaba dönebiliriz. Geriye kalan bölümlerde, kitabın anlatım biçiminin ve dilinin detaylarına değinecek ve yazara özgü söylemlerin inceliklerine dair ufak çözümlemeler yapacağız. Öncesinde ise izninizle, kitabın adından başlayarak basım tarihçesi ve hikayesi ile ilintili bilgi kırıntıları vereyim.
YUVARLAK KÖŞELER Mİ? KÖŞELi YUVARLAKLAR MI?
Kitabımızın adı “Yuvarlağın Köşeleri”. Evet, potansiyel okurunda daha adını duyar duymaz tuhaf bir his uyandıran tipte kitaplardan. Kitabın adındaki oksimoron, içeriği ile uyum arz ediyor aslında. Kitabın yazarı ise Özdemir Asaf. Hemen aklınıza “Lavinia” düştü, değil mi?
Kitabın Geçmişi ve İçerik Düzeni
Kitap, ilk defa 1961 yılında yayımlanmış. Bu baskı, yazarın 1940-1960 yılları arasında yazdığı vecizelerini kapsıyor. Özdemir Asaf, “Yuvarlağın Köşeleri”nin birinci cildi olarak gördüğü bu kitabının yayımından sonra yazacağı vecizelerini ikinci bir cilt olarak yayımlamayı planlıyormuş. Fakat bu gerçekleşmemiş.
Kitabın okuduğum 16. baskısıysa, iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, kitabın birinci baskısındaki vecizeleri içeriyor. İkinci bölüm ise Özdemir Asaf’ın kısa sayılabilecek hayatının sonlanması nedeniyle yayımlayamadığı kitabının ikinci cildini oluşturacak vecizelerinden derlenmiş. Derleme, yazarın ardında bıraktığı yazıları arasından eşi ve büyük oğlu tarafından seçilen ve 1961-1981 yılları arasında, diğer bir ifade ile kitabının ilk cildinin yayımını takip eden yıldan ölümüne kadar geçen sürede yazdığı vecizelerinden oluşmaktadır. Bu anlamda, potansiyel bir okurun bu bölüm için geliştirdiği önalgı birinci bölümden farklı olsa da söz konusu bölümün hazırlanışında birinci bölümün örnek alındığı ve bazı hassasiyetlerle hareket edildiği kitabın sunusunda açıklanıyor. Sonuçta derleme yazar tarafından yapılmamış olsa da vecizeler yine onun vecizeleri.

Vecizeler, her iki bölümde de anlatmak istedikleri, dikkat çektikleri ve/veya işledikleri konular itibarı ile başlıklar altında toplanmış. Birinci bölüm 33 konu başlığı içeriyor. Bu başlıkların altında toplam 432 vecize yer alıyor. İkinci bölümde ise 704 vecize, 58 başlık altında toplanmış. Konu başlıkları geniş bir spektruma yayılmış. Hayatın içinden, gerçeklerinden yanılsamalarına, şu anda şöyle bir düşününce aklınıza gelebilecek her konuda söyleyecek birkaç kelimesi – belki de hepimizin olması gerektiği gibi – varmış Özdemir Asaf’ın: politika, kadın-erkek ilişkileri, aşk ve toplum. Konu başlıkları arasında “umud”, “yitirmek ve kazanmak”, “uyku” gibi belli seviyede spesifik kavramların yanında daha genel karakteristikte, “tarih”, gibi kavramlar da yer alıyor. Konu başlıkları şöyle bir incelendiğinde, kavramsal ve anlamsal tezatların(karşıtlıkların) ve tamamlayıcılıkların dikkat çektiğini söylemeliyim: “Hatırlamayı ve Unutmayı Anmak”, “Susmak ve Söylemek”, “Erkek-Kadın” ve “Yaşamak Ölmek” verilebilecek örnekler arasında.
Anlatım Biçimi ve Dili Üzerine Çözümlemeler
Şunu birçoğumuz itiraf etmelidir ki vecize deyince aklımıza önce nesre mahkum,daha çok akıl verici, bazen alaya alıcı, zeka pırıltıları fışkıran kesin ve/veya keskin ifadeler bütünü veya cümleler gelir. Tıpkı Einstein’ın insan zekası hakkında gayet kinayeli ifadesini barındıran ünlü vecizesi ya da Oscar Wilde’ın kadın-erkek ilişkileri hakkında söylediği onlarca vecize gibi. Lakin Özdemir Asaf, vecizelerindeki zeka pırıltılarının önüne söz sanatını her yönüyle sermiş. Vecizelerinde kendine has bir yazın ve anlatım üslubu yaratmış hatta onları sıradanlıktan ve tekrardan kurtaran bir biçimsellik ve anlatım şekli ortaya çıkarmış. Teşbih, tezat, istiare, kinaye gibi söz sanatlarını kullanarak vecizelerinin özünü güçlendirmiş, fakat daha önemlisi yazar vecizelerine, sadece bunları kullanarak elde edilen ve kimimizce “düz” algılanabilecek bir biçimsellikten kurtararak nesirden kayıp nazıma yaklaşan bir tat katmış. Söz konusu “iki arada bir derede” biçimi başlangıçta garipsediysem de sevdiğimi söylemeliyim. Kimi vecizelerinde ise nesir ve nazımı biraraya getirmiş sanki. Sevdiğim bir vecizesiyle örnekleyeyim…
Bölüm II, Nu. 124
“Yaşanmış gençliğin
Şuursuz gecelerinde
Değerlenmemiş aşklar.
Fena mı? Nasıl olsa unutacaktınız. Şimdi daha akıllı olmuşsunuzdur. Değerlendirmenin belki tam zamanı ve sırasıdır.”
Vecizelerde gözüme çarpan bir başka nokta ise bazılarının şaşırtıcı şekilde sadece diyaloglardan meydana geliyor olmalarıdır. Bunun yanında, “tipik” diyerek sınıflandırabileceğimiz okura seslenişlerin ve kendi kendine konuşmalarının olduğu vecizeler de var. Tabii bu ikisinin iç içe geçtiği, iki nadirense üç kahramanlık diyaloglarla özü verip ardından okura seslenerek sonuçlandırdığı ya da bunların sırasını değiştirdiği tipteki vecizelerinden de bahsetmeden geçmek olmaz. Bu anlamda, bir vecizeden çok bazen bir fıkra okuduğunuzu sandığınız anlar da oluyor. Birkaç örnek vermek gerekirse:

Bölüm II, Nu. 4
“Siz önce bazı kelimeleri düşüncelerinizden geçirmeyeceğinize söz verin, ben de bazı kelimeleri tüm kullanmayacağıma söz vereyim.
Benim nezaketim başsız değildir.
Aptallığım da sonsuz değildir.”
Bölüm II, Nu. 4
“Zamanın varsa her şeyin gelir geçer.
Her şeyin varsa zamanın gelir geçer.”
“iki deli konuşuyor:
- Ben okumuşlara güvendim, aşağı çıktım.
- Ben de ayaktakımına güvendim, yukarı indim.
Üçüncü deli duyar:
- Ulan sizin birinizden iki adam kolay çıkar ama ikinizden bir adam çıkar mı acaba?”
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki yazarın bütün bu biçimsellik ve anlatım dili üzerine yoğunlaşan çabaları kitabın okunma tadını etkilediği gibi yazdıklarını “kaçınılmaz bir kendini tekrar tuzağı”ndan da kurtarıyor. Sonuçta bir vecize kitabı hakkında kelam ediyoruz, bir yazarın kendini tekrar etmesi, ne kadar istemese de öyle kolay ki.
Kitaptaki bazı vecizelerde dikkat çekici noktalardan biri yazarın kullandığı ağız ki kimi okur bunu doğallık olarak isimlendirebilecek iken kimisi çirkin bir süs gibi görebilir. Söz konusu ağızdan vecizelerden örnekler vererek bahsetmek gerekirse:
Bölüm I, Nu. 232
“Unuttum.. deyor…
Söyleyeceklerinin, söylemesi gerektiklerinin önüne geçmeye çalışıyor.. Kurnaz.
Hatırlamayorum.. deyor…
Söyleyeceklerinin, söylemesi gerektiklerinin ardına saklanmak isteyor.. Alçak.”
Bölüm I, Nu. ??
“Anlaşılmadı deyorsun. Suçu kendinde ara. Anlamadım dersen, suçluyu çevrende ara.”
Okur olarak öznel değerlendirmemizi bir kenara bırakıp yazarın bakış açısından yaklaştığımızda bu ağzın vecizelere özgün bir karakter kazandırdığını sanırım rahatlıkla söyleyebiliriz. Ağzın, vecizeye bir unsur olarak dahil edilmesiyle vecizelerdeki üslup bazen daha samimi, bazen hafif alaycı, bazense daha bir ders verici olabiliyor. Aynı zamanda vecizeye “ayırt edici” bir nitelik kazandıran bu ağız, hem vecizenin hatırda kalıcığını artırıyor, hem de bir anlamda söyleyenin bir imzası halini alıyor.
Vecizelerdeki anlatım şekline dair yapabileceğim son çözümleme, bildiğim tüm anlatım şekillerinin yazar tarafından kullanıldığıdır. Yazar yeri geldiğinde açıklayıcı olmuş, yeri geldiğinde diyaloglarla tartışma yaratmış. Kimi vecizesinde betimlemeler yapmış. Fakat benim okurken tuhaf bir haz aldığım vecizeleri bir şekilde öyküleşmiş olanlardır. Açıkçası, bir vecizede öyküleyici anlatımın nasıl kullanılabileceği sorusuna dair yeterince sağlam bir cevap verebilecek biri değilim. Hatta bu tespitimde yanılıyor dahi olabilirim. Bu yüzden bir örnek ile anlatmamın uygun olacağını düşündüm:
Bölüm I, Nu. 62
“Bir gün yüksek bir yere çıkıp konuşmaya başladım. Doğumdan, yaşamdan, sevgiden, ölümden söz ettim.
Sevgi, sevmek sizin elinizdedir. Oysa öbürleri elinizde değildir, dedim..
Doğmamak, ölmemek sizin elinizde değildir, dedim.
Sevgisiz yaşamak yaşamamaktır dedim. Yaşamak, dedim, ilkin sevgi ile, sevmek ile başlar, doğumla, doğmakla değil.. Yaşam da sevgisizlikle biter dedim, ölümle, ölmekle değil..
Şimdi sizlere seven ölmez deyorum.. Yaşamakla ölmek konularının kavramları arasında sizleri, kendinizi yeniden gözden geçirmeye çağırıyorum dedim, ve indim.
Dinleyiciler arasında büyük bir kavga çıktı. Üç kişi öldü. Sordum, soruşturdum. Ölenlerden biri “evet, seven ölmez” deyenmiş. Öbürü buna karşı : “Hayır, seven de ölür” deyenmiş.
Ya üçüncü ölen? deye sordum.
O mu? dediler, anlattılar.
O, bunların ikisinin arasındaki tartışmanın sonucunu öğrenmek için bekleyenmiş.”
Basit bir okur olarak ilgimi çeken bir başka nokta ise yazarın vecizelerinde başka yazarlara ve onların “ünlü” vecizelerine yaptığı atıf ve göndermeler. Açıkçası bunlar en eğlenceli olanlardı benim için:

Bölüm II, Nu. 274
“’Sevişen fakirler zengindir’ diyor Oscar Wilde.
Tevekkeli değil, sevmeyen zenginler fakir.”
Bütün bu çözümlemelerin ötesinde, yazarın, birçoğumuzun okuduğu ya da bir şekilde karşılaştığı ve tanıdığı, “tipik” diyebileceğimiz, kısa; net ve vuruculuk dozu yüksek vecizeleri de yok değil elbette. Onlardan da küçük bir demet sunayım:
Bölüm II, Nu. 52
“Kağıt kalemin duvarıdır;
Diktatörlüklerde : kuşatır.
Özgürlüklerde : korur.
Her toz silinmez.”
Bölüm I, Nu. 209
“Fırsatlardan yararlananların baş yardımcıları onları kaçıranlardır.”
Bölüm I, Nu. 230
“Bütün bildiklerini yapan ile bütün yaptıklarını bilen…
Yarışa giriştiler : birincisi kazandı.
Şavaşa tutuştular : ikincisi yendi.”
Bölüm II, Nu.??
“Evlilik katlanmanın eski adıdır.”
Bu kadar karaladıktan sonra favorilerimi sıralamadan geçemem. Aşağıda okuyacaklarınız benim yazarın en beğendiğim vecizeleridir çünkü ilk ikisinde barındırdıkları bilgeliği okura aktarırken yarattıkları etki ifadelerin keskinliğinden mütevellit küstahlığı ezip geçiyor, dolayısıyla okurunu da eziyor, hem de hiç ezilmediği kadar. Üçüncü vecize ise insanlık adına yapılabilecek çok değerli bir yakarış:
Bölüm II, Nu. 280
“Mutluluk hukuku, temel prensipler, karşılaştırmalı hükümler bölümünde denir ki:
Zenginlik planlı ve programlı olarak elde edilebilir. Bir insandan bir insana taşınabilir,
geçebilir.
Mutluluk, olduğu yerdedir, taşınmaz değerlerdendir. Dağıtımı yapılamaz.”
Bölüm II, Nu. 230
AŞKI BİR UYDURU GÖLGESİNDE
SOYSUZLAŞTIRANLARA ÇAĞRI
Aşk, ilk insanlardan bu yana yalnız bir defa bir kadın ile bir erkek arasında yaşandı. O zamanlar bu iki gerçek aşığın adını biliyorlardı. Sonra bunların adı ağızdan ağıza gerçerken değişe değişe bozuldu, başka adlarla karıştırıldı, çoğaldıkça unutuldu. Daha sonra nedense insanlar onların tam adlarını hatırlamak istediler. Birçok kimseler bir çift isim üzerinde iddiada bulundu. Bugüne kadar bir türlü bir çiftinin üzerinde anlaşamadılar. Şimdi ortalıkta bir sürü örnek aşık adı dolaşıyor. Hepsi yanlıştır. Ben bunu seziyorum.
O gerçek aşıkların unutulmayacak hatıralarının anısına şimdi bir yüzyıl ayağa kalkıp utanma duruşuna durunuz. İsteyenler ağlayabilir.
Oldu. Oturabilirsiniz.”
Bölüm II, Nu. 251
“Birbirinize kızın, birbirinizle kavga edin, yumruk yumruğa yüzlerinizi parçalayın, gözlerinizi patlatın, kulaklarınızı koparın, saçlarınızı yolun, derinizi parçalayın, tekmeyle kemiklerinizi kırın. Yalnız ananızdan doğdunuzda olduğunuz gibi kavga edin. Yalancı, ek bir araç kullanmayın. Mendil bile olmaz.
Ama ne olur sakın bir insanı gönülce, gözce, dilce, ruhça kırmayın.”
Birkaç Damla Mutluluk…
Burada dikkat çekmek istediğim bir başka konu; “kitabı okuma şekli ve alışkanlığı”dır. Şüphesiz kitap okuma insandan insana farklılık gösteren bir alışkanlıktır. Bazılarımız kahveyi kitaba eşlik ettirir, bazılarımız tuvalette vücudunun bir bölümü acı çekerken bir başka bölümünün zevk almasını ister ve elinden düşürmez, bazılarımız(çalışıyorsak) günün en değerli zamanlarından olan öğlenleri yemek yiyerek hücrelerini değil kitap okuyarak ruhunu beslemeyi yeğler, bazılarımızsa “uyku saatine yakın zamanların aktivitesi” olarak değerlendirir.

Bütün bunları düşününce bana öyle geliyor ki nerede, hangi saatte ve nasıl okuduğumuz aynı zamanda kitabın türü ve içeriği ile de ilişkilidir. Daha özgün bir deyişle insandan insana değişen okuma alışkanlığı özünde kitaptan kitaba da değişiklik gösterir. “Bu dahil tüm genellemeler yanlıştır” önermesini doğru kabul ederek eklemek isterim ki kesinlikle burada katı kurallar belirleme çabasıyla “bilgisayar mühendisliği dersleri kitapları tuvalette okunmamalıdır” ya da “agatha christie’ye ayıp değil mi sen ‘doğu ekspresindeki cinayet’i öyle trendeki koltuğunda kaykılmış yolcu misali okuyorsun?” tadında sığ yorumlar getirip bu metni okumayı bir hışımla bırakmanıza sebep olmak değil, bilakis, bu kitabın her an, her yerde ve şartta okunabileceğini, hatta yanınızda taşımanızın gayet anlamlı olacağını söylemek isterim. Evet, bu kitap bir kır gezisinde verilecek molanın gündemi, bir dost ile sinema öncesi, kahve eşliğinde yapılan muhabbetin tatlısı ya da sonlanmış bir ilişkinin ardından yapılan geçmişi anma seramonisinin yeminli mali müşaviri olabilir(özürler mali müşavirlere gidiyor burada zira başka bir meslek uyduramadım oraya).
Kısaca, sizin hayatınızın veya etrafınızdakilerin hayatının o anda bulunduğu bağlam için birkaç kelam edebilir bu kitap. O halde sadece komodininizden değil, yanınızdan da eksik etmeyin derim. Hergün antidepresan niyetine birkaç doz… Beyninize birkaç miligram endorfin, yüzünüze birkaç saniyelik gülümseme, ruhunuza birkaç damla mutluluk için.
VEDA ZAMANI
“Üstad”ın da izniyle ve birlikte…
“Hiçbir şey söyleme
Söylersen
Yap.
Yaparsan
Sus.
Susarsan
Kaçma.
Kaçarsan
Söyle.”
Sustum, suskundum
Ama duramadım ve hatırlayamadığım bir dolu şey söyledim.
Sanırım hepsini öyle ya da böyle yaptım.
Artık susma zamanıysa…
Bilin ki kaçmıyorum,
Kaçıyorsam da
Zamanı gelince yine söyleyeceğim.
Eleştir[-e]me[-ye]nin notu: Bu eleştiriyi yazarken dinlediğim o harika şarkılarını söylerken kullandığı sesinin verdiği zevk için güzel insan Dido’ya teşekkürü bir borç bilir, hala tanışmadığımız için sitemlerimi iletirim. Unutmadan; sevgili geçici patronum, size teşekkür etmiyorum.
Lütfen bu eleştiri metnine bir aksiyon filminin ya da beğendiğiniz herhangi türde bir filmin izlenmeye değer tüm sahnelerinin toplandığı fragman muamelesi yapmayınız. Zira bu bana değil ama kitabın yazarının ta kendisine büyük ayıp olur.
.
- June 11th

eski yorumlar gitti malesef ama canimiz sagolsun, ana sayfada ilk sirada yerini aldi bu guzel eser.
acikcasi incelemeleri, elestiri kitaplarini ve dahasi ozdemir asaf’i hic sevmem. ozdemir asaf’i sevmememdeki asil sebep adamin kendisi degil de, onu kullanarak, entel, romantik, dusunceli, karizmatik gibi cesitli kaliplarda gorunmeye calisan insanlardir. bunu da arada itiraf etmis olayim.
Hem eleştirinizi hem de kitaptan alıntıları bir çırpıda okuyuverdim, ne güzel yazmışsınız! Her bir tümcenin ne denli özenle ve ne zengin bir birikimle yazıldığı belli oluyor. Bu yazı Özdemir Asaf şiirleri konusunda oldukça aydınlatıcı oldu benim için, kitabı da mutlaka alacağım. Teşekkürler!